AnalizOrtadoğuYayınlar

Aksa Tufanı Sonrası Ortadoğu’da Düzen Arayışı: İsrail Sorunu ve Bölgesel Güvenlik Mimarisinin Krizi

Aksa Tufanı sonrasında Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler, yalnızca farklı cephelerde meydana gelen askeri hareketliliğin bir toplamı olarak değerlendirilmemelidir.

Aksa Tufanı sonrasında Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler, yalnızca farklı cephelerde meydana gelen askeri hareketliliğin bir toplamı olarak değerlendirilmemelidir. Ortaya çıkan tablo, bölgesel düzenin hangi aktörler tarafından ve hangi güvenlik anlayışı temelinde şekilleneceğine dair daha kapsamlı bir güç mücadelesine işaret etmektedir. Bu mücadelenin ayırt edici yönü, tehdidin tanımının ve güvenlik sınırlarının yeniden yapılandırılmasını zorunlu kılmasıdır. Özellikle 2003-2023 yılları arasında Arap dünyasında ve Batı merkezli söylemlerde İran, bölgesel düzeni tehdit eden başat aktör olarak sunulmuş; bu çerçeve, İsrail ile bazı Arap ülkeleri arasında normalleşme süreçlerini ve güvenlik ortaklıklarını meşrulaştıran ana dayanak haline gelmiştir. Ancak 7 Ekim sonrasında yaşananlar, bölgedeki birçok aktör için doğrudan tehdidin İran’dan ziyade, ortaya çıkan her kriz ve boşluğu kendi lehine kullanarak nüfuz alanlarını genişletmeye çalışan İsrail’in izlediği strateji olduğunu daha görünür hale getirmiştir.

Bu noktada İsrail’in Aksa Tufanı sonrasında izlediği yaklaşımın temelinde, güvenliğin coğrafi ve siyasi sınırlarını esnetme hedefi bulunduğu görülmektedir. İsrail, sınırları ve temas hatlarını sabit uluslararası çizgiler olarak değil, askeri ve siyasi koşullar elverdiğinde yeniden tanımlanabilecek alanlar olarak ele almaktadır. Bu yaklaşım, Gazze ve Batı Şeria’da kademeli ilhak ve yerleşim faaliyetlerinin hızlandırılmasında, Lübnan ve Suriye bağlamında daha derin güvenlik kuşakları/tampon bölgeler oluşturma çabasında ve Kızıldeniz hattında artan askeri ve lojistik varlık arayışlarında kendisini göstermektedir. ‘Güvenlik’ gerekçesi, bu genişleme sürecinin hem söylemsel hem de pratik meşruiyet aracı olarak kullanılmaktadır. Bu durum, İsrail’in yalnızca mevcut ‘tehditlere (!)’ yanıt vermeyi değil, bölgesel düzenin kurallarını fiilen yeniden yazmayı hedeflediğini göstermektedir.

Bu stratejinin hayata geçirilmesinde Amerika Birleşik Devletleri’nin Ortadoğu’ya yönelik yaklaşımındaki belirsizlik ve iç siyasal bölünmüşlük belirleyici bir rol oynamaktadır. Washington’un bölgeye dair stratejisi tek yönlü ve tutarlı bir çizgi izlemekten ziyade, zaman zaman doğrudan askeri angajmana yönelen, zaman zaman ise sorumluluğu bölgesel aktörlere devreden dalgalı bir karakter taşımaktadır. Bu dalgalanmanın arka planında, ABD iç siyasetinde izolasyonist eğilimleri temsil eden MAGA çizgisi ile müdahaleci ve küreselci yaklaşımı savunan neo-con çevreler arasındaki gerilim bulunmaktadır. Bu rekabet, ABD’nin Ortadoğu’daki önceliklerinin sık sık yeniden tanımlanmasına yol açmakta; İsrail lobisi ise bu belirsizliği kendi lehine çevirmeye çalışmaktadır. Özellikle Trump dönemiyle birlikte Tel Aviv’in, ABD’yi İran merkezli daha sert ve müdahaleci bir hatta çekme çabalarını yoğunlaştırdığı görülmektedir. Böylece ABD’nin maliyet azaltma ve yük devri hedefi, sahada İsrail’in daha geniş ve kontrolü zor bir hareket alanı elde etmesi sonucunu doğurmaktadır.

İsrail’in bu genişleyen hareket alanını yalnızca Levant sahasıyla sınırlı tutmadığı, Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu hattında attığı adımlarla daha net biçimde ortaya çıkmıştır. Somaliland’ın bağımsız bir devlet olarak tanınması yönündeki İsrail hamlesi, bu bağlamda çok katmanlı bir stratejik mesaj içermektedir. Bu adım, bir yandan Yemen’de Ensarullah’ın (Husiler) Kızıldeniz ve Babü’l-Mendeb Boğazı üzerindeki etkisini dengelemeye dönük bir çerçeveleme olarak okunabilirken, diğer yandan Türkiye’nin Somali’de artan askeri, siyasi ve ekonomik etkinliğine karşı dolaylı bir karşı hamle niteliği taşımaktadır. İsrail’in Berbera gibi stratejik limanlar üzerinden kurmaya çalıştığı askeri ve lojistik ağ, deniz ticaret yolları ve enerji geçişlerinin kontrolü bağlamında bölgesel dengeleri etkileme potansiyeline sahiptir. Limanların ve geçiş güzergâhlarının fiili denetiminin yeniden tanımlanması, Mısır, Suudi Arabistan ve Türkiye gibi aktörlerin güvenlik ve ticari çıkarlarını doğrudan ilgilendiren uzun vadeli sonuçlar üretme kapasitesine sahiptir.

Aksa Tufanı sonrasında İsrail’in İran’a yönelik daha geniş ölçekli bir çatışma ihtimalini gündemde tutması ise bu çerçevenin bir diğer kritik boyutunu oluşturmaktadır. Son dönemde İran’da yaşanan protestolar, başlangıçta ekonomik talepler ve sosyal hoşnutsuzluklar temelinde ortaya çıkmış; ancak süreç içinde çeşitli istihbarat servislerinin müdahaleleriyle daha sert ve şiddet içeren bir sarmala evrilmiştir. Bu gelişmeler, İsrail ve ABD’den gelen açıklamalarla birlikte, giderek rejim değişikliği hedefi etrafında çerçevelenen bir siyasi söyleme dönüşmüştür. Bu durum, askeri baskı ile iç istikrarsızlığın eş zamanlı kullanıldığı daha kapsamlı bir strateji ihtimalini güçlendirmiştir. Buna karşın İsrail’in İran’a doğrudan bir askeri saldırı konusunda son dönemde daha temkinli davrandığı da gözlemlenmektedir. Böyle bir çatışmanın kısa sürede varoluşsal bir savaşa dönüşme riski ve İran’ın füze kapasitesinin yaratabileceği sonuçların öngörülememesi, Tel Aviv’in hesaplarını zorlaştırmaktadır. Bununla birlikte İran’ın, bölgede emperyalist ve siyonist düzene açık biçimde meydan okuyan ana aktör olarak konumlanmaya devam etmesi, kısa vadede bu çatışma ihtimalinin tamamen ortadan kalkmadığını da göstermektedir.

Bu tablo, uluslararası sistemdeki daha geniş kırılmayla birlikte ele alındığında daha anlamlı hale gelmektedir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında inşa edilen uluslararası düzenin işlevsiz hale geldiğine dair artan vurgular (son örneği Davos zirvesi), büyük güç rekabetinin daha çıplak ve kuralsız bir zemine kaydığını göstermektedir. Bu durum, Ortadoğu’daki krizlerin yalnızca bölgesel dinamiklerle değil, küresel güç dengelerindeki sarsıntılarla da şekillendiğini ortaya koymaktadır. Normların ve kurumsal sınırların zayıflaması, sahada fiili durum üretmeye daha yatkın aktörlerin elini güçlendirmektedir.

Tam da bu nedenle, son dönemde gündeme gelen farklı aktörler arasındaki arabuluculuk iddiaları oldukça önem taşımaktadır. Aralık 2025’te Hizbullah Dış İlişkiler Sorumlusu Ammar el-Musevi’nin İstanbul’daki Filistin temalı bir programa katılması ve bu ziyaret sırasında Türkiye’nin Hizbullah ile Suriye’deki yeni yönetim arasında mesaj trafiği yürüttüğüne dair iddialar, İsrail kaynaklı bir tırmanmanın sınırlandırılması arayışıyla ilişkilendirilebilir. Buradaki temel amaç, Suriye sahasının yeni bir çatışma alanına dönüşmesini engellemek ve İsrail’in iç fay hatlarını istismar etme kapasitesini sınırlamaktır. Benzer şekilde, Hizbullah’ın Türkiye ziyaretinin ardından Suudi Arabistan’a gittiğine dair iddialar da bölgedeki geleneksel ABD müttefiki aktörlerin dahi İsrail’in genişleme stratejisine karşı daha temkinli bir pozisyon arayışında olduğunu göstermektedir.

Bu bağlamda Türkiye’nin ABD’nin İran’a yönelik olası bir askeri saldırısına karşı çıkması ve Suudi Arabistan’ın İran’a müdahalede hava sahasını kullandırmayacağı yönündeki haberler, bölgesel istikrarsızlığa karşı rasyonel bir dış politika refleksi olarak okunmalıdır. İran’a yönelik büyük ölçekli bir saldırı, enerji piyasalarından deniz ticaretine, iç güvenlikten rejim istikrarına kadar çok boyutlu riskler üretme potansiyeline sahiptir. Böyle bir savaşın ardından kurulacak yeni düzenin, İsrail’in güvenlik öncelikleri doğrultusunda şekillenmesi ihtimali de bu kaygıları derinleştirmektedir.

Bu çerçevede Ortadoğu’da iki farklı düzen anlayışının karşı karşıya geldiği söylenebilir. Birinci anlayış, İsrail’in güvenliğini merkeze alan ve diğer aktörlerin güvenliğini bu merkeze uyum ölçüsünde değerli gören hiyerarşik bir düzen tasavvurudur. Bu yaklaşımda sınırlar esnek, müdahaleler meşru ve güvenlik tek taraflı olarak tanımlanmaktadır. İkinci anlayış ise İsrail’in bu güvenlik yorumunun bölgesel devletlerin bütünlüğünü ve rejim istikrarını tehdit ettiğini gören ve bu nedenle asgari denge ve kırmızı çizgiler üzerinden şekillenen bir düzen arayışını ifade etmektedir. Bu ikinci yaklaşım, tüm aktörlerin her konuda uzlaşmasını değil, haritanın fiilen yeniden çizilmesine karşı ortak eşiklerin korunmasını hedeflemektedir.

Sonuç olarak Aksa Tufanı sonrasında Ortadoğu, İsrail’in ABD desteğine dayanarak bölgesel düzeni kendi güvenlik öncelikleri doğrultusunda yeniden tanımlama girişimleri ile bu girişimlerin ürettiği çok katmanlı istikrarsızlık riskleri arasında sıkışmış durumdadır. Bu süreç, bölge ülkeleri için giderek derinleşen yapısal bir İsrail sorunu olarak ele alınmalıdır. İsrail’in güvenlik söylemi altında sınırları esneten, krizleri kalıcı düzenlemelere dönüştüren ve bölgesel dengeleri tek taraflı biçimde yeniden kurmaya çalışan yaklaşımı, yalnızca Filistin meselesini değil, Ortadoğu’daki tüm devletleri doğrudan tehdit eder hale gelmiştir.

Bu tablo karşısında bölge ülkeleri açısından temel mesele, tehdit algısının ideolojik tercihler ya da kısa vadeli ittifak hesapları üzerinden değil, hangi güvenlik anlayışının uzun vadede devlet yapısını ve siyasal istikrarı aşındırdığı sorusu üzerinden ele alınmasıdır. İsrail sorununun bu şekilde yeniden tanımlanması, bölgesel aktörler için birlikte hareket etmeyi bir seçenek olmaktan çıkarıp rasyonel bir zorunluluk haline getirmektedir. Türkiye, İran, Suudi Arabistan ve Mısır gibi kilit aktörler arasında tüm dosyalarda tam bir uzlaşının sağlanması mümkün olmasa dahi, haritanın fiilen yeniden çizilmesine ve güvenliğin tek taraflı biçimde yeniden tanımlanmasına karşı ortak kırmızı çizgiler oluşturulması hayati önem taşımaktadır. Aksi halde Aksa Tufanı sırasında cari olan ölüm sessizliğinin ortaya çıkardığı kırılma, yalnızca Filistin meselesinin daha da derinleşmesine değil, Ortadoğu’nun tamamında daha geniş ölçekli, daha kalıcı ve yönetilmesi güç yapısal krizlerin yerleşik hale gelmesine zemin hazırlayacaktır.

Talha İsmail Duman – Sakarya Üniversitesi, Ortadoğu Enstitüsü

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu

Ortadoğu Afrika sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin