Uzman GörüşleriYayınlar

Uzman Görüşleri: Esed Sonrası Suriye: Şam-YPG Hattında Entegrasyon ve Çatışma

27.01.2026

Suriye’de yaşanan son gelişmelerin ülke içi sosyal dinamiklere ve iç politikaya yansımaları ne olacaktır?

Ömer Behram Özdemir

YPG/SDG’nin Arap coğrafyasından çıkarılması Şam’ın Arap çoğunluk nüfustaki -bilhassa Sünni Araplar- sempati ve desteğine olumlu etki yapacaktır. Hem merkezi hükümetin Suriye’yi yekpare hale getirmek hususundaki dirayet ve kapasitesi test edilmiş olacak hem de bu süreçte Arap aşiret unsurlarıyla yapılacak iş birliği Şam ile bedevi Araplar arasındaki bağları kuvvetlendirecektir. Tüm bu gelişmeler aynı zamanda orta vadede Suveyde şehrine yönelik olası yeni askeri hareketlenme veya siyasi baskı için Şam’ın iç kamuoyundan ciddi bir destek bulabilmesine de zemin hazırlayacaktır. Öte yandan YPG/SDG’nin tasfiyesi/etkisinin kırılması ne kadar kansız olursa Şam’ın pro-YPG saflarda bulunmayan Suriyeli Kürtleri kendi etki alanına sokması da o kadar kolay olacaktır. Kürt kitlenin de Şam ile normalleşmesi ve yeni rejimde kendilerine yer bulması toplumsal barışın inşası için oldukça elzemdir. YPG’nin bölgeyi Esad rejiminin desteği ile hakimiyeti altına almasından önce Kürt yoğun bölgelerde Baas ve PKK çizgisinden ayrı -hatta o çizgiye karşı- Kürt yapılanmaları ve aktivistleri mevcuttu. Şam bu damarı tekrar ihya ederek yeni rejimi çok paydaşlı, sosyolojik zemini toplumun büyük çoğunluğuna dayanan bir hale dönüştürmek istemektedir. YPG’nin kapasitesine darbe vurulması öte yandan da Lazkiye-Tartus-Humus hattında potansiyel tehdit oluşturan eski rejim unsuru hücrelerin ve Suveyde’deki eski Baasçı-yeni İsrailci milislerin “YPG ile ittifak ile çoklu cephe kurma” hayallerini de yok etmek anlamına gelmiştir.

Öte yandan YPG’nin kapasitesinin kısıtlanması bölgede Türkiye için rejim değişiminin ardından bir başka zafer olarak kayıtlara geçecektir. Buna ek olarak Suudi Arabistan başta olmak üzere yeni Şam hükümetinin bölgesel destekçileri de toprakları üzerindeki egemenliğini arttırmış, kırılganlığı azalmış, petrol kuyularına hakim olmuş ve nihayetinde daha istikrarlı bir Suriye’yi yeni yatırımlar için teşvik edici göreceklerdir. Bu gelişmelerin bir çıktısı da bölgesel ve küresel aktörlerin Suriye’ye yönelik yatırımları bağlamında olacaktır ve istihdam üreten bir Suriye ekonomisine sahip olmayı hedefleyen Şara hükümeti için dış yatırımlar adeta hayat desteği görevi görmektedir.

Şam yönetimi Esed’in devrilmesinin ardından YPG’ye yönelik nasıl bir politika izledi?

İ. Aytaç Kadıoğlu

Suriye’de 8 Aralık 2024’te Baas rejiminin devrilmesinin ardından başlayan geçiş süreci, Ahmed eş-Şara liderliğindeki yeni Şam yönetimi ile PYD/YPG (Suriye Demokratik Güçleri, SDG) terör örgütü arasındaki ilişkilerde kritik bir dönemece girmiştir. 10 Mart 2025 mutabakatıyla başlayan uzlaşma arayışı, yerini 2026 başında yeni Suriye rejiminin, PYD/YPG işgali altındaki Fırat nehrinin batısına kapsamlı bir askeri operasyona bırakmıştır.

10 Mart 2025 tarihinde Suriye’nin yeni lideri Ahmed eş-Şara ile SDG elebaşı Mazlum Abdi arasında 8 maddelik bir mutabakat imzalanmıştır. Bu anlaşma; SDG’nin Suriye ordusuna entegrasyonunu, enerji kaynaklarının devlete devrini ve Kürtlere anayasal haklar tanınmasını öngörüyordu. Ancak 2025 yılı boyunca örgütün özerklik taleplerinden vazgeçmemesi, sınır kapılarını devretmemesi ve entegrasyonu “toplu/özerk” bir yapıda diretmesi süreci tıkamıştır.

Mutabakatın uygulanmaması üzerine Suriye ordusu, Ocak 2026’nın ilk günlerinde terör örgütü YPG/SDG’ye karşı kapsamlı bir operasyon başlatmıştır. Ordunun ilk hedefi Halep merkezindeki Eşrefiye ve Şeyh Maksud mahalleleri olmuş, buralar örgütten tamamen temizlenmiştir. Fırat Nehri’nin batısında kalan son noktalar (Deir Hafir, Maskanah hattı) hızla ele geçirilmiş ve terör örgütü nehrin doğusuna süpürülmüştür. Bu hususta Arap aşiretlerinin Suriye ordusuna vermiş olduğu desteğin kritik öneme haiz olduğu söylenebilir. Aşiretlerin sahadaki desteğiyle Suriye ordusu operasyonu daha kapsamlı hale getirmiş, Rakka ve Deyrizor kent merkezlerini kontrol altına almıştır. Bu hamle, örgütün Fırat’ın doğusundaki lojistik ve ekonomik damarlarını kesmesi açısından kritik bir öneme sahiptir.

Yeni Suriye yönetiminin Ocak 2026’da başlattığı askeri harekatın temel motivasyonu, devletin merkezi otoritesini ülke genelinde yeniden tesis etmek ve petrol ve doğalgaz gibi stratejik ekonomik kaynakları doğrudan merkezi yönetimin kontrolüne almaktır. 10 Mart 2025’te imzalanan mutabakatın çökmesinin ana sebebi, PYD/YPG’nin “bireysel katılım” yerine “özerk bir askeri yapı” olarak orduya dahil olma ısrarı ve bölgedeki yönetim modelinden vazgeçmemesidir. Şara yönetimi, terör örgütünün Fırat’ın doğusunda bir “devlet içinde devlet” yapısını sürdürmesini egemenlik haklarına doğrudan tehdit olarak görmüş; özellikle Arap aşiretlerinin PYD/YPG baskısına karşı başlattığı isyanları bir fırsat bilerek harekâtı derinleştirmiştir.

18 Ocak 2026’da sağlanan yeni ateşkes ve teslimiyet anlaşmasıyla birlikte, 21 Ocak itibarıyla SDG’nin bağımsız bir askeri yapı olarak varlığına son verilmiş; unsurların Suriye Savunma Bakanlığı’na bireysel olarak entegre edilmesi süreci başlamıştır. Bunun yanında, tüm petrol ve doğal gaz sahaları ve uluslararası sınır kapıları (Semalka dâhil) Şam yönetiminin kontrolüne geçmiştir. 21 Ocak itibarıyla, Haseke ilindeki sivil kurumların devlete devri için örgüte tanınan dört günlük sürenin sonuna gelinmiştir.

21 Ocak 2026 itibarıyla PYD/YPG’nin Suriye’deki “özerklik” hayali askeri operasyonla son bulmuş, terör örgütü Fırat’ın doğusundaki siyasi ve askeri gücünü büyük oranda kaybetmiş ve Şam merkezi otoritesine boyun eğmek zorunda kalmıştır. 10 Mart Mutabakatı ve sonrasındaki süreç, büyük oranda ABD’nin teşvikiyle şekillenmiştir. Suriye’nin birliğini kâğıt üzerinde korurken, kendi müttefikleri olan SDG’nin siyasi bir aktör olarak sistemde kalmasını ve ABD askerlerinin bölgeden çekilmesini kolaylaştıracak bir zemin sağlamanın amaçlandığı söylenebilir. Ancak sahadaki gerçekler, özellikle Türkiye’nin terör koridoruna karşı tavizsiz tutumu ve Suriye ordusunun Arap aşiretleriyle kurduğu ittifak, bu “yumuşak geçiş” planını askeri bir tasfiyeye dönüştürmüştür. Sonuç olarak anlaşma, örgütün siyasi özerklik taleplerinin reddedildiği ve tamamen Şam’a bağlılık şartının getirildiği bir “teslimiyet belgesi” niteliğine bürünmüştür.

Yaşanan son gelişmeler bağlamında ABD’nin Suriye ve Kürt politikasında nasıl bir dönüşüm gözlemlenmektedir?

Tuncay Kardaş

ABD’nin Suriye ve Kürt politikasındaki dönüşümünü üç soru altında değerlendirebiliriz:

1.ABD’nin Suriye Kürtlerine Bakışı Değişti mi?

Evet çünkü Şam’da yaşanan yönetim değişikliği sonrası Washington, Suriye’nin toprak bütünlüğünü koruyan merkezi bir otoriteyi istikrarın anahtarı olarak görmeye başladı. Suriye Cumhurbaşkanı Şara’nın IŞİD’e karşı mücadelede iş birliği yapmaya açık bir tutum sergilemesi, ABD’nin Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) olan bağımlılığını azalttı. Washington, bölgenin karmaşık askeri-siyasi dinamiklerini değiştirmek yerine, ABD çıkarlarını koruyacak güçlü aktörlerle çalışmayı tercih etti. Trump için Suriye Kürtleri gibi ekonomik ve politik gücü olmayan devlet-dışı grupların masadaki pazarlık payı çok azdı. Politik istikrar ve ekonomik çıkar arayışı bu bakışın temeliydi. Washington, sadece hayati çıkarları (nükleer tehdit, petrol akışı, terörle mücadele vb.) tehlikeye girdiğinde doğrudan müdahale eden ve siyasi yönetim biçimiyle ilgilenmeyen büyük güç rolünü benimsedi.

Aslında bu bakış tarzı hep vardı. Başka bir deyişle Washington’un Suriye politikasında son değişim şaşırtıcı değil. Bu, 1972-75 Kürt isyanı ve 1991 Irak ayaklanmalarında görülen tarihsel bir döngünün son halkası. ABD, yerel aktörleri (SDG gibi) kendi stratejik çıkarları doğrultusunda düşmanlarını zayıflatmak için destekler; ancak bu aktörlerin başarısı merkezi devletlerin (Suriye veya Türkiye) çıkarlarıyla çatıştığında veya destek maliyeti yükseldiğinde bu destek kesilir. Kissinger’ın Pike raporunda sarf ettiği meşhur “Örtülü operasyonlar misyonerlik çalışmalarıyla karıştırılmamalıdır” sözü, Washington’un bugün SDG-Suriye çatışmasındaki pragmatizmini de açıklamakta.

2. SDG-Suriye Hükûmeti Arasındaki Son Çatışmalarda ABD Neden Pozisyon Değiştirdi?

Çünkü Trump, lider diplomasisi (örneğin güçlü devlet yöneticileriyle politik işbirliği ve ticari ortaklıklar kurma) üzerinden Amerikan çıkarlarını gerçekleştirme ve garanti altına alma stratejisini benimsedi. Bu stratejiyle ABD, devlet statüsünde temsili olmayan diğer aktörleri dışladı. Bu yeni ortamda, diğerleri gibi Suriye Kürtleri de patrona sunduğu araçların değeri kadar kıymet görmeye başladı. SDG, IŞİD’e karşı mücadelede faydalıydı ancak bu fayda bölgesel dengelerin ve egemen devletlerle (Suriye, Körfez ülkeleri) yapılan pazarlıkların önüne geçemedi. Trump yönetimi eski bölgesel kırılganlıkları iyileştirmekle de ilgilenmedi ve hatta ABD dış politikasının tarihsel alışkanlıklarından kurtulma politikasını benimsedi. Yani bölgeyi ‘olduğu gibi’ kabul etti. SDG ile Şam arasındaki iç çatışmalarda taraf olmak, Trump’ın ‘sonu gelmeyen savaşlardan’ kaçınma politikasına da aykırıydı. SDG’nin otonomi arayışlarını desteklemek gibi bir eski ABD politikası, Trump’ın dünyasında ‘istikrarı bozan’ bir parametreydi. Suriye Kürtlerini korumak adına bölgesel güçlerle karşı karşıya gelmeyi rasyonel veya katlanılabilir bir maliyet olarak görmedi. Trump yönetimi için statüko değil sahadaki gerçekler de bu değişimin kaynaklarındandı. 2024’te Şara güçlerinin Şam’ı ele geçirmesi ve Kasım Süleymani’nin suikastı sonrası Suriye ordusunun zayıflaması, sahadaki dengeleri değiştirdi. Trump, bu yeni statükoda Kürtleri korumak yerine, merkezi Şam yönetimiyle IŞİD karşıtı yeni bir pazarlığa oturmayı daha rasyonel buldu.

3. Yeni Ortadoğu Düzeninin Anlamı Nedir?

Washington’ın Ortadoğu dış politika sarkacı tarihsel olarak retorik ve gerçek arasında gidip gelmiştir. Son yıllarda bu sarkaç Trump yönetiminin nevi şahsına münhasır yeni dünya düzeninde sabitlenmiştir. Detayları başka bir yazının konusu olsa da, kanaatimce bu düzenin temel felsefesini sağ realizm oluşturmaktadır. Bu felsefeye göre, dünya siyaseti (demokrasi inşası veya rejim değişikliği gibi) normatif ideallerle değiştirilmemeli; ‘olduğu şekliyle’ kabul edilmelidir. Buna göre Washington bölgede mesaisini mezkûr ‘misyonerlik’ faaliyetlerine değil, İsrail’in güvenliğine, nükleer silahsızlanmaya (İran) ve ekonomik çıkarların (Körfez petrolü) korunmasına teksif etmelidir. ABD bu minvalde stratejik ve ekonomik kapasite açısından kazanan aktörlerle (örneğin Türkiye, Körfez monarşileri ve İsrail) yakın iş birliği geliştirirken, İran gibi kaybeden aktörleri dışlamalıdır. Bu yeni bölgesel düzende siyaset ve ticaret arasındaki çizgiler silinmelidir.  Egemen aktörlerin ittifak ve işbirliği dinamikleri ortak değerlere göre değil, menfaat mübadelesine göre şekillenmelidir.

Ömer Behram Özdemir – İbn Haldun Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve  Uluslararası İlişkiler Bölümü

İ. Aytaç Kadıoğlu – Sakarya Üniversitesi, Ortadoğu Enstitüsü

Tuncay Kardaş – Sakarya Üniversitesi, Ortadoğu Enstitüsü

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu

Ortadoğu Afrika sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin