AnalizOrtadoğuYayınlar

Emanet Coğrafyadan Noterlik Makamına: 4 Mart Konjonktüründe Lübnan’ın Yapısal Tasfiyesi

06.03.2026

Modern Lübnan, 1920’de Fransız mandasıyla inşa edildiğinde, halkının rızasından ziyade Batı’nın bölgedeki çıkarlarını koruyan bir tampon bölge olarak kurgulandı. Bu yapay doğum, Lübnan’ı kurulduğu günden beri kendi kaderini tayin eden bir devlet değil, komşularının ve küresel güçlerin çıkarları ve talepleri doğrultusunda eylemlerini sergileyebilen bir emanet coğrafyaya dönüştürdü. 28 Şubat’ta başlayan ABD-İsrail müşterek İran operasyonu ve Ayetullah Ali Hamaney’in ölüm haberiyle sarsılan Tahran, bugün Lübnan için sadece bir müttefik kaybı değil, aynı zamanda Lübnan devletini ayakta tutan o kırılgan kolonların çökmesi anlamına geliyor.

Suriye’deki yeni siyasal konjonktür ve Irak üzerindeki artan bölgesel baskılarla Tahran – Beyrut lojistik koridorunun (the Shia Crescent logistics) fiziksel olarak kopması, Hizbullah’ı dış ikmal hatlarından mahrum bırakarak mevcut mühimmat stoklarına ve yerelleşmiş üretim kapasitesine mahkûm etmiştir. Hamaney sonrası Tahran’da başlayan halefiyet sancıları ve Devrim Muhafızları içindeki klik çatışmaları gölgesindeki güncel tabloda lojistik hatların kapanması, Beyrut’a aktarılan askeri ve maddi kaynağın sürdürülebilirliğini bir belirsizliğe sürüklemiştir. İsrail – ABD eksenli askeri ve siyasi baskının yarattığı bu kuşatma tablosu Lübnan’ı, tarihsel bağlamda, postkolonyal bir ‘ara durak’ olmaktan çıkarıp, Batı merkezli hegemonik projelerin dayattığı yeni bir mandater dönemin (neo-mandate) eşiğine getirmiştir.

Yeni Mandater Süreç: Fonksiyonel Vesayet ve Egemenlik Erozyonu

Mart 2026 itibarıyla, bölgesel asimetrik çatışmaların periferisinde kalan Lübnan devletinin, asli fonksiyonlarını kademeli olarak dış otoritelere devretmek durumunda kaldığı bir yapısal tasfiye sürecinden geçtiği gözlemlenmektedir. Özellikle Beyrut’un güneyi ve Güney Lübnan genelindeki yoğun İsrail müdahaleleri, Lübnan siyasal elitinin on yıllardır Taif Anlaşması (1989) üzerinden sürdürülebilir kıldığı ‘mezhepsel denge ve Hizbullah’ı sisteme entegre etme’ politikasını işlevsiz kılmıştır. Bu işlevsizlik, İsrail’in askeri müdahaleleriyle Batı’nın (IMF/Dünya Bankası) finansal şartlılığının eş zamanlı bir kıskaca dönüşmesinden kaynaklanmaktadır. Lübnan yönetimi, ekonomik çöküşten çıkışın tek anahtarı olarak sunulan uluslararası fonlara erişebilmek için ‘Hizbullah’ın silahsızlandırılması’ ön şartıyla yüzleşmiştir. Dolayısıyla Mart 2026’daki statü değişikliği, Lübnanlı geleneksel siyasetçilerin ve mezhepsel aktörlerin kendi stratejik geleceklerini değil, sistemin enkazı altında kalmama maliyetini hesapladıkları bir ‘çaresizlik pazarlığına’ dönüşmüştür. Ülke, bölgesel hesaplaşmaların asimetrik merkez üssü haline getirilirken, Lübnan halkı kendisini modern bir devletin vatandaşı olarak değil, parametreleri dışarıda belirlenen bu yeni mandater dönemin sessiz tanığı olarak bulmaktadır.

Söz konusu süreç, egemenliğin güvenlik fonksiyonu üzerinden asimetrik dışsallaştırılması (security outsourcing)olarak tanımlanabilecek bir askeri daralma ile mühürlenmiştir. Kasım 2024’teki ateşkesin ardından bölgeye yönelik kurgulanan güvenlik mimarisi, Mart 2026 itibarıyla ateşkes amacından saparak, LAF’ın (Lübnan Silahlı Kuvvetleri) stratejik bir aktör olmaktan çıkarıldığı kalıcı bir ‘mevzi daralmasına’ evrilmiştir. 2024 yılında İsrail’in yoğun askeri müdahaleleriyle başlayan fiziksel kırılma, Mart 2026 itibariyle LAF’ın yedi ileri operasyonel noktayı fiilen boşaltması ve bu mevkilerin IDF (İsrail Savunma Kuvvetleri) 91. ‘Celile’ Tümeni’nin denetimindeki bir ileri tampon bölgeye dönüşmesiyle sonuçlanmıştır. Bu durum, LAF’ın klasik ‘ulusal muhafız’ rolünden uzaklaşarak, İsrail’in operasyonel sürekliliğine fiziksel ve hukuki zemin sağlayan bir bölgesel asayiş birimine evrildiğini göstermektedir. Bu konjonktürde Lübnan’daki merkezi otorite ve mevcut hükümet, stratejik özerkliğini tamamen yitirerek bölgesel aktörler tarafından kurgulanan yeni jeopolitik tasarımın sahadaki bürokratik uygulayıcısına dönüştürülmüştür. Lübnan devleti artık bir siyaset öznesi değil, kendisine tebliğ edilen tasfiye protokollerini teknik düzeyde onaylayan ve yürüten bir noterlik makamına, bir başka deyişle ‘hukuki-idari taşeron’ (legal-administrative subcontractor) seviyesine gerilemiştir.

Ancak Lübnan’daki bu dönüşüm, çatışma koşullarının yanı sıra gündelik hayatın sürdürülmesinin giderek imkânsızlaşmasıyla da ilintilidir. Tüm Lübnanlılar gibi orduyu oluşturan askerler de —Katar, ABD ve Suudi Arabistan gibi dış aktörlerin LAF unsurlarına sağladığı ‘yaşam desteği’ (livelihood support) fonlarına rağmen— aylık 150-300 dolar bandındaki kısıtlı kazançlarla hayatta kalma mücadelesi vermektedir. Uzun saatler süren elektrik kesintileri, temel gıda ve sağlık ürünlerine erişememek gibi hayati zaruretler ve tüm bunlara ek olarak süreklilik arz eden kaos ve çatışma ortamı, bu imkânsızlık kıskacını daha da derinleştirmektedir.

Bu hayatta kalma mücadelesi devam ederken İsrail askeri sözcüsü Yarbay Nadav Shoshani’nin 3 Mart 2026 tarihli, IDF güçlerinin yalnızca sınır hattında ‘savunma amaçlı’ konumlandığına dair beyanatı, sahadaki verilerle çelişmektedir. Reuters ve Birleşmiş Milletler raporlarının belgelediği üzere, yalnızca son bir hafta içerisinde gerçekleşen hava operasyonları neticesinde 30.000 sivilin zorla yerinden edilmesi, bu söylemin bir güvenlik doktrininden ziyade operasyonel meşruiyet inşasına ve yaşanan insani yıkımın gizlenmesine yönelik bir hamle olduğunu kanıtlamaktadır. Güney Lübnan’ın demografik ve mekânsal bütünlüğüne yönelik tarihsel derinliği olan bu müdahaleler, Mart 2026 itibarıyla şiddetini artırarak ‘savunma’ kavramının Lübnan öznesinde sistematik bir mülksüzleştirme (dispossession) sürecini perdelediğini belgelemektedir. Bu bağlamda Güney Lübnan’ın, işgalci güç tarafından insansızlaştırıldığı ve egemenliği askıya alınmış gri bir bölgeye dönüştürüldüğü iddia edilebilir.

Benzer bir maskelemeyle LAF, sıklıkla Hizbullah’ın kurumsal alternatifi olarak konumlandırılmaktadır. Ancak LAF’ın yapısal krizi göz ardı edilmemelidir. Ulusal bir kimlik inşasından yoksun ve mezhep kotalarına dayalı kurumsal yapıya haiz ordunun mevcut durumu ile Hizbullah’ın silahsızlandırılması politikası birlikte değerlendirildiğinde bu durum sadece teknik bir başarısızlık ihtimalini değil, aynı zamanda kışla ile sokağı karşı karşıya getirme ve 1984 tecrübesinde olduğu gibi ordunun kendi içinde dağılma/bölünme riskini de doğurmaktadır. Ordunun Güney sınırındaki stratejik noktalardan geri çekilmesi ile merkezi otoritenin Hizbullah’ı yasal statü dışına iten ve silahlarını teslim etmesini vurgulayan kararlarının eşzamanlılığı, Lübnan’ın savunma mimarisindeki parçalanmayı derinleştirmiştir. Bu süreçte, Direniş Ekseni’nin teknik ve liderlik kapasitesine yönelik saldırılar da kesintisiz devam etmektedir. Nitekim 3 Mart 2026’da İran-Hizbullah Askeri Koordinasyon Sorumlusu ve Kudüs Gücü Üyesi Rıza Hazai’nin öldürülmesi, bölgedeki operasyonel aşınmanın son halkasını teşkil etmiştir.

Yapısal Bağımlılık ve Egemenliğin Yeniden Tanımlanması

Mart 2026 itibarıyla Lübnan’ın içinden geçtiği süreç, konjonktürel bir siyasal tercih değişikliğinin ötesinde, devletin Westfalyan egemenlik modelinden koparak, uluslararası finans ve güvenlik parametreleri tarafından yönetilen yeni bir mandater rejime hapsedilmesidir. Bu yapısal dönüşüm, Lübnan karar alıcılarını rasyonel bir tercih alanından yoksun bırakarak ülkeyi, kontrolsüz bir finansal çöküş (IMF süreci) ile bölgesel bir askeri tasfiye arasında sıkışmış bir dar boğaza hapsetmiştir.

28 Şubat 2026 tarihinde İsrail – ABD ekseninin doğrudan İran egemenliğini hedef alan saldırıları ve bu süreçte Ayetullah Hamaney’in ölümüyle tetiklenen merkezi otorite kaybı, Hizbullah’ı tarihinde ilk kez bölgesel stratejik derinliğinden ve ana lojistik/ideolojik referans noktasından kopararak varoluşsal bir izolasyona sürüklemiştir. Burada vurgulanan olgu, Hizbullah’ın kurumsal olarak dağılması değil örgütün yıllardır yaslandığı bölgesel devlet desteğinin (İran) içe çökmesi neticesinde, hareket kabiliyetinin Lübnan sınırları içerisine hapsolması ve stratejik yalnızlığa itilmesidir. Küresel ölçekte Lübnan ve Hizbullah üzerinden somutlaşan bu tasfiye, Direniş Ekseni’nin (Axis of Resistance) bölgesel bir ağ olarak sonlandırılmasının yanı sıra, İran devlet aygıtının parçalanarak egemenliğini yitirmesi riskini de bünyesinde barındırmaktadır. İran’ın doğrudan saldırılar neticesinde jeopolitik nüfuzunu kaybetmesi ve muhtemel bir idari ve toplumsal çözülme sürecine girmesi, tüm Ortadoğu genelinde ulus-devlet yapılarını sarsacak kaotik bir etkiyi tetikleme riski barındırmaktadır. Bu süreç, bölgeyi öngörülebilir ittifak sistemlerinden kopararak, mikro-çatışmaların ve kurumsal çöküşlerin yönettiği belirsiz bir evreye hapsetme potansiyeli taşımaktadır.

Lübnan’da sürdürülebilir bir güvenlik mimarisi için, silahsızlanma sürecinin salt bir dış baskı aracı olmaktan çıkarılıp, ülkedeki tüm mezhepsel ve politik katmanların dâhil olduğu bir asgari kurumsal mutabakat zeminine oturtulması bir zorunluluktur. Finansal yardımların ve yapısal reformların yalnızca askeri tasfiye protokollerine endekslenmesi, ülkedeki mülksüzleşme sürecini derinleştirme riskini barındırmaktadır. LAF, mezhepsel kotaların ötesinde kapsayıcı bir ulusal kuruma dönüşmedikçe ve devletin boş bıraktığı alanlarda devlet dışı aktörlerin sosyal periferisine dönüşen kitleler, yeni sistemde yer bulamadığı sürece Lübnan’ın mandater düzene eklemlenmiş ve bölgesel kaosun operasyonel bir boşluğu haline getirilmiş bir yapı olmaktan kurtulması mümkün görünmemektedir. Lübnan’ın bu noterlik makamına indirgenmesi, sadece bir egemenlik devri değil, aynı zamanda Lübnan Şiiliğinin tarihsel maduniyetinden doğan direniş kimliğinin de bir “hiçlik” ile ikame edilmesi riskini barındırmaktadır. Buna karşın, Lübnan’ın bu yapısal kıskaçtan çıkışına dair dikkate değer bir diğer ihtimal, mezhepsel elitlerin dışında filizlenen toplumsal reflekste saklıdır. 2019 protestolarından bu yana güçlenen mezhepler üstü sivil ağlar ve yerel dayanışma pratikleri, mandater dayatmalara karşı bir ‘aşağıdan yukarıya’ direnç odağı oluşturma potansiyeli taşımaktadır. Lübnan toplumu, mülksüzleşme ve kimliksizleşme baskısına rağmen kendi iç dinamikleriyle bir asgari müşterek üretebilirse, bu durum dışsal aktörlerin kurguladığı operasyonel boşluk senaryosunu sekteye uğratma potansiyeline sahiptir.

A. Selcan Özdemirci-Cinal  –  Sakarya Üniversitesi, Ortadoğu Enstitüsü

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu

Ortadoğu Afrika sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin