AnalizOrtadoğuYayınlar

Musaddık’tan Hamaney’e Bölgesel Müdahale Pratiği: 28 Şubat’ın Teo-politik ve Tarihsel Anatomisi

06.03.2026

28 Şubat 2026 tarihinde başlatılan ABD-İsrail müşterek harekâtı, salt bir askeri kapasite imhası veya stratejik tesislerin etkisiz hale getirilmesi operasyonu değil aynı zamanda uluslararası ilişkilerin yapısal dayanağı olan ‘egemenlik’ ilkesinin, teo-politik bir ajanda uğruna feda edilmesidir. Modern siyasi tarih, İran-Irak Savaşı’ndan (1980-1988) Irak İşgali’ne (2003) kadar bölgede pek çok yıkıcı müdahale kaydetmiş olsa da, Ayetullah Hamaney’in bir nokta operasyon ile hedef alınarak öldürülmesi, önemli bir kırılma noktasıdır. Devletin siyasi ve dini en üst otoritesini temsil eden bir figüre yapılan suikast, bölgedeki yerleşik diplomatik dokunulmazlık rejimini ve geleneksel caydırıcılık dengesini sonlandırmıştır. Hamaney’in öldürülmesi, Westphalia düzeninden (1648) bu yana modern uluslararası hukukun temelini oluşturan ‘devlet egemenliği ve dış müdahaleden muafiyet’ ilkesinin, Ortadoğu coğrafyasında işlevsel bir karşılığının kalmadığını tescil etmiştir. Bu durum, ulus-devlet sisteminin bölgesel ölçekteki yapısal çözülmesini somutlaştırmaktadır. Gelinen noktada 28 Şubat 2026 tarihi, devlet egemenliğinin yerini teolojik referanslı bir imha pratiğine bıraktığı, klasik uluslararası hukuk düzeninin ise yerini müdahaleci bir istisna rejimine terk ettiği yapısal bir kırılmayı temsil etmektedir.

Hamaney suikastı, sadece rejimin sembolik liderini hedef alan bir ‘kafanın kesilmesi’ (decapitation) hamlesi değil, sahadaki tüm proksi ağların ve asimetrik birimlerin bağlı olduğu tekil komuta-kontrol mekanizmasını felç etmeyi amaçlayan operasyonel bir körleştirme girişimidir. Zira Mart 2026 konjonktüründeki niteliksel kapasite aşınması ve lojistik daralma, hiyerarşik komuta zincirini sahadaki maddi karşılığından kopararak, rejimin kurumsal sürekliliğine dair sıklıkla dile getirilen “kurumlar bakidir” argümanının sorgulanabilirliğine de işaret etmektedir. Üst otoriteye ve stratejik akla yönelik bu darbeler, alınan kararların operasyonel uygulanabilirliğine verdiği ağır kapasite zararı nispetinde, sistemin içine düştüğü yapısal felci tescil etmektedir. Hamaney’in 1989’da dini liyakati (İctihad) tartışmalı bir figür olarak seçilmesi, rejimin o günden itibaren kurumsal bir teokrasiden ziyade, Devrim Muhafızları (DMO) ile kurulan bir ‘güvenlik-sermaye paktı’ üzerine inşa edildiğini göstermektedir. Bu yeni yapıda ideolojik söylem, mülkiyet ve güvenlik imtiyazlarını tahkim eden bir meşruiyet örtüsü olarak kullanılmaktadır. Söz konusu dönüşüm, Hamaney suikastı sonrası oluşacak otorite boşluğunun sivil bir demokrasi değil, mevcut sermaye ve güç dengelerini koruma güdüsüyle hareket eden apoletli bir teokrasi (militarist otoriterleşme) doğuracağı öngörüsünü kuvvetlendirmektedir.

Kamuoyu diplomasisinde kullanılan ‘demokrasi’ retoriğinin aksine, ABD – İsrail stratejik projeksiyonunun, İran’daki kurumsal mutasyonu ve toplumsal temsil krizini kendi bölgesel hedefleri doğrultusunda birer ‘istismar alanı’ olarak kurguladığı görülmektedir. Bu kurgu; Hamaney sonrası otorite boşluğunun demokratik bir dönüşümü tetiklemesinden ziyade, söz konusu içsel kırılganlıkları araçsallaştırarak Devrim Muhafızları’nın (DMO) karar alma mekanizmalarını domine edeceği militarist bir otoriterleşmeye ve kapalı devre bir iktidar paylaşımı rekabetine odaklanmaktadır. Nihai hedefin, otorite yapısındaki çözülmeyi tetikleyerek rejimi iç tasfiye süreçlerine hapsetmek ve bu içsel dinamikleri kronik bir istikrarsızlığa tahvil etmek olduğu söylenebilir. Söz konusu stratejinin, müdahalenin sonuçlarından bağımsız olarak işleyen bir çift taraflı kayıp denklemi (lose-lose paradox) üzerine inşa edildiği ifade edilebilir. Müdahale süreci sonunda İran’ın, ya iç hesaplaşmalar neticesinde merkezi otoritenin parçalandığı bir “Lübnanlaşma” (yönetilemezlik süreci) evresine girmesi ya da teo-politik direnç mekanizmalarının devreye girmesiyle, kuşatılmış bir direniş odağı olarak “Gazzeleşme” modeline evrilmesi öngörülmektedir.

Şii siyasal teolojisindeki direnç kültürü, Hamaney’in tasfiyesini toplumsal hafızada bir ‘varoluşsal tehdit’ olarak kodlayarak iktidar rekabetindeki yerel aktörleri asimetrik bir savunma hattında eklemlenmeye sevk edebilir. Ancak bu konsolidasyon, rasyonel bir devlet düzenini tahkim etmekten ziyade, asimetrik ve kontrol dışı bir çatışma dinamizmini tetikleme ihtimali taşımaktadır. Dolayısıyla müdahalenin nihai çıktısı, sürecin bir iç tasfiye ya da topyekûn bir teo-politik reaksiyonla neticelenmesinden bağımsız olarak, İran’ın egemen bir bölgesel aktör olma vasfını yitirerek bir ‘stratejik boşluk’ haline getirilmesidir. İran’ı yönetilemez bir kaos parantezine hapseden ve söylemsel meşruiyetini ‘demokrasi ve özgürlük’ vaadi üzerinden inşa eden bu kurgu, Irak işgalindeki “Kitle İmha Silahları” anlatısıyla benzer bir müdahalecilik paradigmasından beslenmektedir. Müdahale, İran’ın ulusal mülkiyetindeki kamu kaynaklarının ve stratejik altyapısının egemenlik alanından çıkarılarak küresel finansal ağlara eklemlenmesini hedefleyen bir mülksüzleştirme hamlesidir. Bu bağlamda operasyon, sadece bir rejim değişikliğini değil, mevcut bağımlı entegrasyon modelinden mülkiyetin tamamen tasfiye edildiği yapısal bir bağımlılık modeline geçişi, dolayısıyla İran’ın ekonomik egemenliğinin tasfiyesiyle neoliberal sisteme mutlak bağımlı bir pazar olarak entegre edilmesini amaçlamaktadır.

Teo-politik Meşruiyet Zemini ve “Amalek Doktrini”

Operasyonun 28 Şubat’ta başlatılarak Yahudi takvimindeki Pürim Bayramı ile eş zamanlı kurgulanması, askeri stratejinin dini bir sembolizmle tahkim edildiğini göstermektedir. Antik Pers dönemindeki Vezir Haman figürü ile mevcut liderlik arasında kurulan bu tarihsel paralellik, rasyonel diplomasiyi devre dışı bırakan bir ontolojik tehdit anlatısına zemin hazırlamaktadır. Hamaney’in Şabat arifesinde hedef alınması, çatışmayı ulus-devletler arası bir rekabetten çıkararak, taraflar için ucu açık bir metafizik hesaplaşma zeminine taşımıştır.

Netanyahu yönetiminin süreci “Amalek” (varoluşsal, mutlak düşman) anlatısı üzerinden tanımlaması, modern savaş hukukunun sınırlarını aşan teolojik bir gerekçelendirme aracı olarak işlev görmektedir. Amalek Doktrini, muhatabını yalnızca askeri bir rakip olarak değil, tarihsel bir tasfiye nesnesi olarak kodladığı için sivil-asker ayrımını belirsizleştiren ve mutlak imhayı rasyonalize eden arkaik bir şiddet biçimine meşruiyet sağlamaktadır. Bunun sahadaki sembolik tezahürü, operasyonun ilk saatlerinde İsrail tarafından Minab kentindeki bir ilkokulun vurulmasıdır. Bu durum saldırının konvansiyonel askerî hedeflerden ziyade, toplumun gelecek projeksiyonunu ve varoluşsal zeminini ihlal eden bir imha dinamiğine sahip olduğunu göstermektedir. Bu çerçevede sivil kayıplar, teknik bir ‘operasyonel hata’ olmaktan çıkıp, Amalek anlatısının doğurduğu ayrım gözetmez şiddetin doğal bir çıktısına dönüşmektedir. Modern askerî kapasitenin arkaik bir ‘Kutsal Savaş’ motivasyonuyla birleştiği bu hibrit model, uluslararası hukuk normlarını işlevsiz kılan yapısal bir körlüğü temsil etmektedir.

70 Yıllık Müdahale Mirası: Musaddık’tan 28 Şubat’a Bir Tasfiye Kurgusu

Modern İran tarihi, küresel sistem tarafından “ehlileştirilmesi gereken bir istisna” olarak kodlanmış, Şubat 2026 saldırısı ise bu uzun soluklu stratejik özerkliği tasfiye etme ve sistemi uyumlulaştırma kurgusunun nihai aşaması olarak tasarlanmıştır. 1953 Musaddık darbesiyle açılan bu parantez, Şah döneminde kurumsal bir vesayet ve bağımlı entegrasyon, 1979 sonrasında ise dışsal bir çevreleme ve izolasyonla sürdürülmüştür. Dolayısıyla müdahale, yöntemsel farklılıklardan bağımsız olarak, İran’ın egemen bir aktör olma iddiasını yetmiş yılı aşkın süredir hedef alan aynı tarihsel ve yapısal sürekliliğin bir sonucudur.

Müdahaleci sürekliliğin ilk kırılma noktası, petrolü millileştirerek ekonomik bağımsızlık hamlesi yapan seküler-demokratik Musaddık yönetiminin (1953) CIA eliyle devrilmesidir. Bugün öne sürülen ‘demokrasi’ vaadi, paradoksal olarak bölgedeki yerel demokrasi filizlerinin bizzat Batı eliyle ezildiği bu darbe mirası üzerine oturmaktadır. 1979 Devrimi ise, neoliberal çevreleme dayatmalarına karşı toplumsal bir haysiyet ayaklanması olarak doğmuş ancak bu sistemik kopuş süreci kısa sürede teokratik bir vesayet yapısına evrilmiştir. Gizliliği kaldırılan CIA ve Foreign Office belgeleri, 1979 devriminin sanıldığı gibi tam bir ‘sistemik kopuş’ olmadığını aksine Batı’nın enerji güvenliği garantisi karşılığında rejimin teokratik kabuğuna rıza gösterildiğini ortaya koymaktadır. Bugün yaşananlar, 1979’da kurulan bu ‘kontrollü gerginlik’ dengesinin artık küresel sermaye için kârlı olmaktan çıkmasıyla ilgilidir. Bu süreçte teo-politik anlatı, söz konusu kontrollü gerginliği kitleler nezdinde meşrulaştıran ve sürdürülebilir kılan ideolojik bir üst-yapı aygıtı olarak işlev görmüştür. Sürdürülen teo-politik saldırı rejimin ‘teokratik kabuğunu’ bir meşruiyet zemini olarak kullansa da, asıl motivasyon ideolojik bir tasfiye değil, 1979’daki kontrollü geçiş sürecinde kaybedilen pazar hakimiyeti ve enerji jeopolitiğinin neoliberal bir rasyonaliteyle yeniden tesisidir.

Saddam rejimi üzerinden kurgulanarak ‘dayatılan savaş’ (1980-1988), devrimi içe hapsederek tasfiye etmeyi denemiş ancak, paradoksal olarak İran’ın bugünkü asimetrik savaş doktrininin ve ‘savunma derinliği’ stratejisinin yapısal zeminini oluşturmuştur. İran, savaşı kendi topraklarından yürütmenin maliyetini gördüğü için çatışmayı sınır ötesine taşıma stratejisini bu travmayla kurumsallaştırmıştır.

2003 Irak İşgali ise bu süreçte çift katmanlı bir kırılma yaratmıştır. Baas rejiminin devrilmesiyle oluşan güç vakumu, İran’ın Tahran’dan Bağdat’a, Şam’dan Beyrut’a ve Yemen’e uzanan, Lübnan Hizbullah’ı ve Haşdi Şabi gibi proksi yapılarla konsolide edilen ve ilerleyen süreçte “Şii Hilali” olarak kavramsallaştırılacak olan bir nüfuz coğrafyasına kavuşmasına yol açmıştır. Bu durum genellikle bir “emperyal hata” olarak okunsa da, neo-muhafazakar stratejistler için Irak, İran’ı çevreleyecek nihai operasyon için lojistik bir üs işlevi görecek olan “ilk domino taşı” olarak kurgulanmıştır.

2011’de başlayan Suriye iç savaşı, bu hilalin stratejik omurgasını kırmaya yönelik kritik hamlelerden biri olarak öne çıkmıştır. İran’ın Esad rejimini ayakta tutmak için harcadığı askeri ve ekonomik enerji, aslında Akdeniz’e açılan koridorunu koruma refleksidir. 2026 istilası, Suriye üzerinden zayıflatılan bu koridorun nihai imhasını hedeflemektedir. 2025’teki askeri müdahalelerle nükleer tesislerin temizlendiği yönünde oluşturulan sahte zafer algısı, bugünkü harekatın tesadüfi bir kriz değil, yetmiş üç yıl önce başlatılan bölgesel dizayn projesinin nihai aşaması olduğunu göstermektedir.

Tarihsel Dönemeç Stratejik Mahiyet ve Müdahale Biçimi Nihai Çıktı / Etki
1953 Petrolün millileştirilmesine karşı CIA destekli operasyon. Bölgedeki ilk yerel demokratik-seküler dalganın tasfiyesi ve Batı bağımlı otoriterleşme.
1979 Neoliberal çevreleşmeye karşı haysiyet ayaklanması, Humeyni-Carter örtülü mutabakatı. Sistemik kopuşun teokratik bir kabukla kontrol altına alınması ve seküler unsurların tasfiyesi.
1980-1988 Saddam rejimi üzerinden yürütülen “dayatılan savaş” ile devrimi içeride boğma denemesi. İran’ın “Savunma Derinliği” ve asimetrik savaş (Hizbullah, proksi ağları) doktrininin doğuşu.
2003 Baas rejiminin devrilmesiyle oluşan güç vakumu ve “ilk domino taşı” stratejisi. Tahran’dan Akdeniz’e uzanan “Şii Hilali”nin (Haşdi Şabi, Husiler vb.) konsolidasyonu.
2011 Bölgesel direnç hattının Suriye üzerinden kırılma hamlesi. İran’ın askeri ve ekonomik enerjisinin Akdeniz koridorunu korumak için Suriye’ye hapsolması.
 (Haziran 2025) Nükleer kapasitenin sınırlandırılmasına yönelik yoğun hava ve siber harekatlar. Nükleer caydırıcılığın zayıflatıldığı algısıyla 2026 büyük istilasına zemin hazırlayan psikolojik eşik.
Şubat 2026 Teo-politik intikam (Amalek, Pürim) anlatısıyla başlatılan geniş çaplı kara istilası. İran’ın egemen bir aktör olmaktan çıkarılıp bölgesel bir “stratejik boşluk” ve laboratuvar haline getirilmesi.

 

Yeniden Sömürgeleştirme Kıskacında Yapısal Tasfiye

2025 harekâtı fiziksel altyapıyı hedef alırken 28 Şubat 2026 saldırısı, siyasal iradeyi, toplumsal kimliği ve coğrafi bütünlüğü tasfiye etmeyi amaçlamaktadır. Gerçekleşmekte olan ABD – İsrail saldırısı, Ortadoğu’nun bağımsızlık paradigmasının teolojik gerekçelendirmeler ve küresel sermayenin mülksüzleştirme ajandası altında yapısal bir kırılmaya uğratıldığı tarihsel bir dönemeçtir. Ortaya çıkan tablo, bölgenin klasik sömürgecilikten çok daha yapısal bir “Yeniden Sömürgeleştirme” (Neo-Colonization) süreciyle karşı karşıya olduğunu göstermektedir. Bu yeni müdahale biçimi, sadece yer altı kaynaklarına el koymakla sınırlı kalmamakta, Amalek Doktrini üzerinden bölgenin tarihsel hafızasını silmeyi ve Lübnanlaşma evresini takiben ulus-devlet yapılarını Irak ve Suriye’de örnekleri görüldüğü üzere, “Balkanlılaştırarak” yönetilebilir mikro-kaos alanlarına dönüştürmeyi hedeflemektedir.

Mevcut rejimin ideolojik karakteri ve otoriter pratikleri üzerine eleştiriler baki olmakla birlikte ivedilikli mesele egemen bir coğrafyanın teokratik radikalizm ve neoliberal ekspansiyonizmle parçalanmasına karşı hukuki ve stratejik bir egemenlik hattı inşa etmektir. Zira bu saldırı sadece Tahran’ın değil, Bağdat’tan Şam’a, Beyrut’tan Kahire’ye kadar tüm bölgesel aktörlerin egemenlik haklarını hedef alan bir kaosu tetiklemektedir. Bu bağlamda tarihsel ve vicdani sorumluluk, “demokrasi” ve “özgürleşme” gibi evrensel vaatlerin, bölgesel parçalanmayı maskeleyen birer araçsal söyleme dönüştürülmesini deşifre etmektir. Irak, Libya ve Suriye örneklerinde görüldüğü üzere, dışarıdan dayatılan müdahale projeleri bir demokrasi inşasından ziyade, müdahaleci güce bağımlı bir yönetilemezlik hali üretmektedir. Gerçek bir demokratik dönüşüm ancak bir halkın kendi tarihsel öznesi olmasıyla mümkündür.

A. Selcan Özdemirci-Cinal   –   Sakarya Üniversitesi, Ortadoğu Enstitüsü

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu

Ortadoğu Afrika sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin