AnalizOrtadoğuYayınlar

Küresel Siyasette Bir İllüzyonun Sonu

Kemal İnat - 02.12.2025

Batı’da yaşanan dönüşümle birlikte dünyanın yeniden uluslararası hukuk söylemleri öncesi döneme mi yöneldiği sorusu, gündeme geliyor. Bu soruyla birlikte, Batılı ülkelerin uluslararası hukuk ve yukarıda saydığımız diğer değerler etrafında oluşturduğu “düzen” illüzyonunun da sorgulandığı ve bazı kesimlerin bu illüzyondan uyandıkları da görülüyor. Mesela Ortadoğu ülkeleri, Amerikan ittifak sisteminin bir parçası olmanın bile kendilerini siyonist saldırganlıktan koruyamayacağını görerek illüzyondan uyandılar.

Son yıllarda dünya politikasında yaşanan gelişmeler, uluslararası hukuk temelli bir küresel siyasal sistem kurulabilir mi sorusu açısından çok önemli bir dönüm noktasına işaret ediyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasında, küresel düzeyde Birleşmiş Milletler ve bölgesel düzeyde de Avrupa Birliği çatısı altında bir ortak hukuku alanı oluşturmaya yönelik daha önce benzeri görülmemiş girişimler söz konusu olmuştu. Küresel barışın korunması gayesiyle bir araya gelen devletler artık uluslararası ilişkilerde gücün değil, hukukun belirleyici olması konusunda irade beyanında bulunmuşlar ve bunu temin etme iddiasındaki kurumsal mekanizmalar oluşturmuşlardı.

Avrupa Birliği çatısı altında oluşturulan ve günümüze kadar sürekli geliştirilen ortak hukuk alanının, üyeleri için bir barış atmosferi oluşturma konusunda gerçekten de başarılı olduğunu ifade etmek gerekir. 20. yüzyılın ortasına kadar sürekli gerginlik, çatışma ve savaş içerisinde olan AB ülkeleri, 80 yıldır birbirleriyle savaşmıyorlar ve aralarında sıcak çatışma riski de söz konusu değil. Önce ekonomik alanda hayata geçirdikleri entegrasyonu zamanla siyasi alana ve güvenlik politikalarına taşıyan üye devletler, dış dünyaya karşı ortak bir tavır belirlemeye de çalışıyorlar.

BM düzlemindeki barışı koruma konusundaki iş birliği girişimleri ise AB düzlemindeki kadar başarılı olamadı. BM Sistemi diye isimlendirilen İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde Kore, Vietnam, Afganistan, Yugoslavya ve Irak başta olmak üzere, küresel ve bölgesel aktörlerin dahil olduğu birçok savaş yaşandı ama sorunların barışçı çözümü ve uluslararası hukukun geliştirilmesi konusunda da önemli adımlar atıldı. SALT ve START gibi nükleer silahların sınırlandırılması ve azaltılması anlaşmaları ile Paris İklim Anlaşması gibi çevrenin korunmasına dair anlaşmalar imzalanırken Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi küresel yargı kurumları oluşturuldu.

Küresel siyasal sistemde belirleyici aktörün başta ABD olmak üzere Batı dünyası olduğu bu dönemde Batılı ülkeler, uluslararası hukuka sahip çıktıklarına dair vermek istedikleri görüntünün yanında demokrasi ve liberalizm gibi değerlerin de savunuculuğunu yaptılar. Kısaca, liberal değerlere sahip demokratik ülkelerin sayısının artmasının dünyayı daha barışçıl hale getireceğini savundular ve kendileri çoğu zaman ihlal etseler de uluslararası hukukun devletlerarası ilişkilerde esas alınması gereken ana unsur olduğunun propagandasını yaptılar. Hatta Batılı akademisyenler ileri sürdükleri Demokratik Barış Teorisi ile demokratik ülkelerin daha barışçıl dış politika izlediğini, savaş kararının demokratik ülkelerde alınmasının daha zor olduğunu iddia ettiler.

Batı’nın Sertleşen Yüzü

Ancak geldiğimiz nokta itibarıyla ABD’nin artık uluslararası hukuk, insan hakları, liberalizm ve demokrasi değerlerini önemseyen ve bunların propagandasını yapan bir söyleme sahip olmadığı görülüyor. Askeri harcamalarını her yıl büyük oranda artıran, diğer NATO ülkelerini de bu konuda baskı altına alan, başka ülkeleri askeri güç uygulamakla tehdit eden, NATO müttefiki Danimarka’nın toprağı olan Grönland’ı zorla bu ülkeden almak isteyen, bir başka NATO üyesi Kanada’yı 51. Amerikan eyaleti olarak görmek istediğini söyleyen, müttefiklerini ekonomik yaptırımlarla tehdit eden, Karayipler’de uyuşturucu taşıdığı iddiasıyla gemileri keyfi bir şekilde vurup yargısız infazlar yapan, Venezuela’ya saldırmak tehdidiyle bu ülke kıyılarına donanmasını yığan ve ülkenin petrol rezervlerine çökmeye çalışan, İran ile imzaladığı anlaşmadan tek taraflı olarak çekilip bu ülke ekonomisini çökertecek yaptırımlar uygulayan, İsrail’in saldırı savaşına destek verip İran’ın nükleer tesislerini bombalayan, verdiği silahlar ve sağladığı ekonomik/diplomatik destekle İsrail’in Gazze halkına karşı soykırımını mümkün kılan, UNESCO ve Dünya Sağlık Örgütü gibi uluslararası kurumlardan, Paris İklim Anlaşması gibi uluslararası anlaşmalardan çekilen bir ABD ile karşı karşıyayız. Amerikan Başkanı Trump, Gazze ve Ukrayna’ya barış getirmekten bahsediyor ama barış diye sunduğu şey aslında güçlü olan saldırganların dayattığı şartlarda bir teslimiyetten başkası değil.

Bu örnekler aslında ABD’nin barıştan ne anladığını ve nasıl bir küresel siyasal sistem arzuladığını açık bir şekilde gösteriyor: Güçlü olanın kendi şartlarını zayıflara dayattığı ve istediğini elde ettiği bir sistem. Aslında bu yeni bir olgu değil, uluslararası ilişkiler zaten hep güç üzerinden şekilleniyordu. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Batılı ülkeler öncülüğünde, nükleer silahların da kullanıldığı ve dolaylı sonuçlarıyla birlikte yaklaşık 80 milyon insanın hayatını kaybettiği bu büyük felaketin ardından artık uluslararası ilişkilerde diplomasi ve diyaloğun esas olacağına, sorunların güç yoluyla değil barışçı yöntemlerle çözüleceğine, askeri güç kullanımının sadece meşru müdafaa ve BM Güvenlik Konseyi kararı durumunda meşru olacağına dair bir illüzyon oluşturulmuştu.

BM’nin etrafında şekillenen bu dönemde; uluslararası hukuk, insan hakları, demokrasi ve liberalizm kavramları başka ülkelere karşı müdahalelerin araçları olarak kullanıldı. Kore, Vietnam, Afganistan, Irak, Şili, Küba, Panama, Nikaragua ve daha birçok ülkeye yapılan Amerikan müdahalelerinin en önemli amaçları arasında bu ülkelere demokrasi getirilmesi, insan haklarının korunması, uluslararası hukuk ihlallerinin önlenmesi ve teröre karşı müdahale gibi gerekçeler ileri sürüldü. Özellikle Batılı ülkelerin askeri, ekonomik ve diplomatik müdahale ve baskılarını maskelemek için kullandıkları bu gerekçelerle Uluslararası İlişkiler alanında bu kavramlar etrafında ciddi bir literatür oluştu. Bu literatürün belli bir kitleyi uluslararası ilişkilerin hukuk üzerinden şekillendiği ve Batılı ülkelerin dış politikalarında gerçekten demokrasi, insan hakları ve liberal değerleri esas aldığına inandırdığı da söylenebilir.

Ancak Gazze’de iki yıl süreyle İsrail’in ABD ve diğer bazı Batılı ülkelerin desteğiyle gerçekleştirdiği soykırım, aynı anda Lübnan, Suriye, Yemen ve İran’ın bu saldırgan ittifak tarafından vurulması ve hatta siyonistlerin işi Katar’ın vurulmasına kadar vardırması, birçok aktör açısından dünyanın artık yeni bir döneme girdiğinin işareti oldu.

İllüzyondan Uyananlar ve Halen Uyanamayanlar

Siyonist saldırganlığın ulaştığı düzey, aynı dönemde Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırıları ve ABD’nin Venezuela ve İran gibi ülkeleri hedef alan saldırgan politikaları uluslararası hukuk, insan hakları ve demokrasi değerlerinin çok konuşulduğu ve Batılı ülkeler tarafından propagandasının yapıldığı bir dönemin sonuna mı gelindi, sorusunun sorulmasına yol açıyor. Bunun yanında, ABD’nin giderek artan bir şekilde korumacı bir ekonomi politikasına yönelmesi, müttefikleri dahil bütün ülkeleri ekonomik yaptırımlarla tehdit etmesi ve Avrupa ülkelerinin de benzer korumacı refleksler göstermeye başlamaları Batının uzun yıllar propagandasını yaptığı liberal ekonomik düzenin geleceği konusunda da sorulara neden oluyor.

Bu noktada, Batı’da yaşanan bu dönüşümle birlikte dünyanın yeniden uluslararası hukuk söylemleri öncesi döneme mi yöneldiği sorusu da gündeme geliyor. Bu soruyla birlikte, Batılı ülkelerin uluslararası hukuk ve yukarıda saydığımız diğer değerler etrafında oluşturduğu “düzen” illüzyonunun da sorgulandığı ve bazı kesimlerin bu illüzyondan uyandıkları da görülüyor. Mesela Ortadoğu ülkeleri, Amerikan ittifak sisteminin bir parçası olmanın bile kendilerini siyonist saldırganlıktan koruyamayacağını görerek illüzyondan uyandılar. Bu uyanışın onları alternatif bir düzen arayışına mı iteceği yoksa Katar’ın başına gelenlerin kendi başlarına gelmemesi için daha fazla ABD’ye yanaşmalarına mı yol açacağını zaman gösterecek ama askeri kapasitelerinin yetersiz olması, onları siyonist İsrail-ABD ittifakından gelecek daha büyük baskı ve etkilere açık hale getiriyor.

Uluslararası hukuk ve insan hakları gibi değerler etrafındaki illüzyonun inşasında önemli rol oynamalarına rağmen bu illüzyona kendilerini kaptıran Avrupa ülkelerinin de özellikle Rusya-Ukrayna Savaşı etrafında yaşanan gelişmelerle birlikte illüzyondan uyanmak zorunda kaldıkları görülüyor. Rusya’nın uluslararası hukuk öncesi dönemdeki alışkanlıklara benzer şekilde Ukrayna’yı işgal etmesi ve Amerikan Başkanı Trump’ın barış planı adı altında Ukrayna’yı Moskova’ya altın tepside sunma girişimleri, Washington’a güvenerek askeri gücü uzun süre ihmal eden Almanya ve diğer bazı Avrupa ülkelerinin illüzyondan uyanmalarını ve kendi askeri güçlerini inşa etmeye yönelmelerini sağladı.

Dünya, uluslararası hukuk öncesi döneme doğru yuvarlanıyor ve özellikle askeri kapasitesi yüksek ülkeler herhangi bir geçerli gerekçe bile göstermeden başka ülkeleri işgal ediyor, işgal tehdidinde bulunuyor ve işgal ettikleri topraklarda soykırım düzeyine varan katliamlar gerçekleştiriyor. Bu gerçek açıkça ortadayken halen bazı kesimlerin son 80 yılda “uluslararası hukuk ve insan hakları kavramları etrafında bir düzen illüzyonu” inşa eden ABD gibi aktörlere inanmaya devam etmeleri ve onlardan beklenti içerisinde olmaları ise realist bir yaklaşımla bağdaşmıyor.

Bu metnin orijinal versiyonu Kriter dergisinin Aralık 2025 sayısında yayımlanmıştır.

Kemal İnat – Sakarya Üniversitesi, Ortadoğu Enstitüsü

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu

Ortadoğu Afrika sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin