
15 Mayıs 1948, Filistin halkı için sadece bir toprak kaybının tarihi değil sistematik bir mülksüzleştirme, zorunlu göç, kültürel tasfiye ve kimliksizleştirme sürecinin başlangıcı olarak tarihe geçen Nekbe’nin (Büyük Felaket/Kriz) miladıdır. Nekbe’nin yaşandığı 1948 yılında yaklaşık 957 bin Filistinlinin zorla yerinden edilmesi ve 15 binden fazla insanın katledilmesi Filistin toplumunun demografik, siyasal ve kültürel yapısında derin kırılmalara yol açmıştır. Günümüzde ise bu tarihsel trajedi, Gazze’de son 2,5 yılda yaşanan kitlesel yıkım, milyonlarca insanın zorla yerinden edilmesi ve on binlerce insanın yaşamını yitirmesiyle birlikte daha da ağır bir boyuta ulaşmıştır. Ancak yaşanan bu fiziksel yıkım, demografik tasfiye ve durmak bilmeyen katliamlar sadece İsrail’in saldırganlığının sonucu değildir. Aynı zamanda bu saldırganlığı uluslararası alanda “görünmez” kılan, normalleştiren ve meşrulaştıran zihinsel bir zeminin de ürünüdür.
Bu bağlamda, Filistin’deki toprak işgali zamanla fiziksel bir işgalin ötesine geçerek zihinleri ve bilgi üretimini hedef alan, çok daha derin ve tehlikeli bir boyuta dönüşerek “Bilgi Nekbesi”ni (Büyük Felaket/Kriz) ortaya çıkarmıştır (El-Awaisi, 2019). Çünkü 1948’de somutlaşan işgal süreci, fiziki mekanların ele geçirilmesiyle sınırlı kalmamış, düşünme biçimlerini, tarih anlatılarını ve kavramsal çerçeveleri de hedef almıştır. Başka bir ifadeyle, toprakların işgali, öncesinde zihinlerin işgal edilmesiyle mümkün hale gelmiştir. İnsanların kendi tarihsel hakikatlerinden, kavramlarından ve kolektif hafızalarından koparılması fiziksel mülksüzleştirmenin en önemli ön koşullarından biri olmuştur.
Zihinlerin işgali, fiziksel işgalden çok daha derin ve kalıcı sonuçlar doğurmaktadır. Çünkü bireyler ve toplumlar dünyayı kullandıkları kavramlar aracılığıyla anlamlandırır. Dil ve kavramlar iletişim araçları olmanın ötesinde düşünsel varoluşun ve kimlik inşasının temel unsurlarıdır. Bu nedenle sömürgeci pratikler toprakları işgal etmenin ötesinde kültürel hafızayı dönüştürmeyi tarihsel anlatıları yeniden kurgulamayı ve özgür düşünme yetisini aşındırmayı da hedeflemektedir. El-Awaisi’nin de vurguladığı gibi sömürgecilik, fiziksel tahakkümle sınırlı kalmayıp insanın zihinsel evrenini yeniden biçimlendirmeye yönelmektedir (El-Awaisi, 2019). Bu süreç toplumun köklerinin tahrif edilmesine, kolektif hafızanın aşındırılmasına ve nihayetinde sistematik bir kimliksizleştirme pratiğine dönüşmektedir (Qassis, 2019).
Zihinsel İşgalin Laboratuvarı: Akademik Üstünlük ve Meşruiyet
Tarihsel sürece bakıldığında, Filistin topraklarındaki fiziksel işgalin, zihinlerdeki hazırlık aşamasından çok sonra geldiği görülmüştür. Siyonist hareketin daha devlet kurulmadan önce bilgi üretim mekanizmalarına stratejik bir önem atfetmesi tesadüfi değildir. Bu bağlamda 1897’de gerçekleştirilen I. Dünya Siyonist Kongresi’nde bir üniversite kurulması fikrinin gündeme getirilmesi, eğitime dair bir hedef olmasının yanında ideolojik ve kültürel hegemonya inşa etme projesinin bir parçası olarak değerlendirilmelidir. Bu doğrultuda 1918’de temelleri atılan ve 1925 yılında Arthur James Balfour’un onur konuğu olarak katıldığı törenle açılan Kudüs İbrani Üniversitesi, İsrail’in kuruluşundan çok önce zihinsel alanın dönüştürülmesine yönelik en stratejik girişimlerden biri olmuştur.
Bu süreç, bilginin tarafsız bir üretim alanı olmaktan çıkarılarak siyasi meşruiyet üretiminin merkezine yerleştirildiğini göstermektedir. Akademik kurumlar aracılığıyla geliştirilen söylemler, işgalci yapının tarihsel ve ideolojik iddialarını “bilimsel” bir çerçeve içerisinde sunmuş, böylece sömürgeci anlatılar evrensel bilgi üretimi kisvesi altında dolaşıma sokulmuştur. El-Awaisi’nin de vurguladığı üzere, özellikle Filistin ve Kudüs bağlamında üretilen bazı akademik çalışmalar, İslam’ın bölgedeki tarihsel ve medeniyet temelli bağlarını zayıflatmayı, Müslümanların kutsal mekanlarla kurduğu aidiyet ilişkisini tartışmalı hale getirmeyi ve böylece işgali epistemolojik düzlemde meşrulaştırmayı hedeflemiştir (El-Awaisi, 2019).
Kudüs’ün Bölünmüşlüğü: Kelimelerle Teslim Edilen Topraklar
Bugün akademik ve diplomatik dilde kanıksanan “Doğu Kudüs” ve “Batı Kudüs” ifadeleri, Müslümanların zihninde şehri parçalamaktadır. 1948’de Batı Kudüs’ün, 1967’de ise Doğu Kudüs’ün işgal edilmesiyle sonuçlanan süreçte, bugün “başkenti Kudüs olan bir Filistin” söylemi genellikle yalnızca yüzde 20’lik bir alanı temsil eden Doğu Kudüs’e sıkıştırılmaktadır. Bu terminolojiyi kabul etmek, Kudüs’ün batısındaki yüzde 80’lik toprağı tartışmasız bir şekilde gözden çıkarmak ve Müslümanların zihinlerinin topraktan önce işgal edildiğini kabul etmektir.
Güncel Bilgi Nekbesi (Büyük Felaket/Kriz): Soykırım ve Meşru Müdafaa Söylemi
Batılı ülkelerin ve İsrail’in tarih boyunca yarattığı bu algı ve bilgi krizi özellikle 7 Ekim’den bu yana Gazze’de sistematik bir şekilde yürütülen soykırımın anlaşılmasında kritik bir rol oynamaktadır. İsraı̇l Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun 7 Ekim’de “savaş halinde” olduklarını söyleyerek “İsrailli sivilleri savunmak için geniş çaplı bir operasyon” başlattığını ilan etmesi, iki günün ardından İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant’ın, Gazze’nin tamamen abluka altına alındığını, elektrik, yakıt, su ve gıda kaynaklarının kesildiğini duyurarak “insansı hayvanlarla savaşıyoruz” ifadelerini kullanması oluşturulan algıya önemli bir örneklik teşkil etmektedir (AlJazeera, 2023).
Öte yandan Batı ve İsrail yanlısı medya kuruluşlarında 7 Ekim’den bu yana yapılan söz konusu işgale ve katliama ilişkin yaşananların İsrail’in “teröre karşı meşru müdafaa hakkı”nı kullanmasının bir sonucu olduğuna yönelik söylemler yer almıştır. Uluslararası hukuk kavramları ön plana çıkarılarak kullanılan bu dil ve söylemler hakikatte yaşananların perdelenmeye çalışılmasından başka bir şey değildir. Meşru müdafaa hakkı, 1945 yılında imzalanan Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın 51. maddesinde düzenlenmiştir (UN, 2016). Bu maddeyle meşru müdafaa hakkının doğal olduğu ve her devletin bu hakka kendiliğinden sahip olduğu vurgulanmıştır. Bunun yanı sıra meşru müdafaa hakkının doğması için silahlı bir saldırı olması gerektiği belirtilmiştir. Son olarak bir devletin kendini savunma hakkını, tek başına ya da kendisine yardım edebilecek diğer devlet/devletlerle birlikte kullanabileceğinin altı çizilmiştir.
Bu bağlamda 51. madde incelendiğinde, Filistin’in gerçekleştirdiği askeri eylemlerin bir saldırı olduğu ve İsrail’e meşru müdafaa hakkı doğurduğu kabul edilse bile bu hakkını kullandığını beyan eden İsrail, aynı zamanda birçok hukuki sınırları ve kısıtlılıkları da yerine getirmekle yükümlü olmaktadır. İlgili maddeye göre meşru müdafaa hakkı doğal ve yapılageliş hukukunda da bulunan bir haktır ve bu hakkın doğasında orantılılık ilkesi bulunmaktadır. Bu bağlamda meşru müdafaa hakkı çerçevesinde kullanılan gücün orantılı olması gerekmektedir. Meşru müdafaa hakkı doğuran eylemle orantılı olmayan, karşı tarafı cezalandırmaya ya da intikam almaya dönük eylemler, meşru müdafaa hakkının sınırlarını aşmaktadır. Bunun yanı sıra, ilgili madde incelendiğinde, sivillere ve sivil yerleşim yerlerine yapılacak herhangi bir saldırının meşru müdafaa hakkının tamamen dışında olduğu görülmektedir. İsrail’in Gazze’de yürüttüğü askeri eylemlerinin sivillerin ölümüne sebep olması, sivil yerleşim yerlerine ve sivil altyapıya zarar vermesinin meşru müdafaa hakkı gerekçe gösterilerek temellendirilmesi mümkün değildir (Acer, 2023).
Bugün bir yandan da medyada yürütülen bu algı operasyonu daha önce zikredilen örneklerdeki gibi Batı dünyasının zihinleri işgal etmeyi göz ardı etmediğini göstermektedir. İsrail’in “meşru müdafaa hakkı”nı kullanarak kendini savunduğu ve bu yüzden Gazze’yi işgal ettiği gerçeğinin göz ardı edilmesi, Filistinlilerin “terörist” olarak lanse edilmesinin önünü açmıştır. Bu durum ise İsrail’in Gazze’de uyguladığı etnik temizlik, tahakküm altına alma ve yerinden etme de dahil olmak üzere mümkün olan her yol ile Filistinlileri yok etme amacının arkasına gizlendiğini göstermektedir. İsrail böylece “terörist” olarak ilan ettiği Filistin halkının uluslararası hukukta belirtilen direnme hakkını da çiğnemektedir. Sonuç olarak İsrail’in Gazze’deki askeri eylemleri “meşru müdafaa” değil aksine savaş suçu, insanlık suçu ve soykırım suçudur (Hammouri, 2023).
İsrail’in Gazze’de uyguladığı soykırımı meşrulaştırmak için kullandığı bir diğer yöntem ise savaşın başlarında Hamas Direniş Hareketi’ni terör örgütü olarak nitelendirmesi ve IŞİD terör örgütüyle arasında benzerlik kurmaya çalışmasıdır. Öyle ki İsrail Dışişleri Bakanlığı sosyal medyada #HamasisISIS (Hamas demek IŞİD demektir) etiketiyle zihinlerde bu algıyı oluşturmak istemiştir. Bu durum İsrail’in bir yandan Gazze topraklarını işgal ederken, bir yandan da dünyadaki insanların zihinlerini işgal etmek için yürüttüğü çabanın bir göstergesidir. İsrail Başbakanı Binyamin Netenyahu’nun “Hamas, IŞİD’tir. Dünyanın IŞİD’i yendiği gibi biz de Hamas’ı yeneceğiz.” şeklindeki açıklamaları, IŞİD’i terör örgütü olarak tanımlayan ülkelere ve toplumlara Hamas’ı da aynı şekilde bir terör örgütü olarak değerlendirmeleri ve onun karşısında yer almaları gerektiği yönünde bir vurgu taşımaktadır (State, 2023). İsrail’in Gazze’de yürüttüğü soykırıma dair bu ve benzeri propagandaların sayısı oldukça fazladır. Bununla birlikte Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi Dezenformasyonla Mücadele Merkezi titizlikle yürüttüğü çalışmayla İsrail’in bu çarpıtıcı iddialarını hakikatleriyle birlikte ortaya koyduğu Dezenformasyon Bülteni Filistin Özel Sayısını yayımlamıştır (DMM, 2023).
Tarihten verdiğimiz örneklerden açıkça anlaşıldığı üzere toprağın işgali daima zihinlerin işgalinin bir sonucu olarak meydana gelmiştir. Zihinlerin işgali ise toprağın işgalinden daha tehlikeli bir durumdur. Gazze’nin ve işgal altındaki diğer İslam coğrafyalarının özgürlüğüne kavuşması ancak Müslümanların zihinlerinde gerçekleşecek köklü bir dönüşüm ile mümkün olacaktır. Gerçekleşecek bu zihinsel dönüşüm, yaşanan işgale sadece tepki vermekle değil tepkiye yol açacak eylem üretmek ile mümkündür. Bugün İsrail’e doğrudan ya da dolaylı olarak destek olan tüm kurum ve markalara karşı tüm dünyada ve ülkemizde çığ gibi büyüyen boykot hareketi özgün üretimin ve çabanın en önemli adımıdır. İşgalci ve Siyonist zihniyetin yukarıda belirtilen ve dilimizde daha birçok örneği bulunan kavramlarını boykot ederek kendi kavramlarımızı üretmeli ve var olanları açığa çıkararak kullanmalıyız. Gerçek özgürlük ancak kendi öz kimliğimize dönmek ile mümkündür. Bunun için ise önce zihinlerimizi işgalden kurtarmak en gerçekçi çözüm yolu olacaktır.
Nurbanu Sukas – Sakarya Üniversitesi, Ortadoğu Enstitüsü Doktora Öğrencisi



