AnalizOrtadoğuYayınlar

ABD-İran Mutabakatı: Umut Verici Ama Belirsizliklerle Dolu Bir Çerçeve

ABD ile İran arasında varılan mutabakat, hiç şüphesiz olumlu bir gelişme. Ne var ki savaşın bittiğini ilan etmek için henüz erken. Belirsizlikler henüz gündemin merkezinde durmaya devam ediyor. Her şeyden önce bunun kapsamlı bir barış anlaşmasından ziyade bir mutabakat metni olduğunu görmek gerekiyor. Nitekim İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi de bu mutabakatı bir “çerçeve anlaşma” olarak tanımladı. Bununla birlikte, tarafların savaşa geri dönmeye niyetli olmadığını ortaya koyması bakımından mutabakatın sembolik ve siyasi değeri de küçümsenmemelidir.

Nükleer Dosya: Asıl Düğüm Noktası

Mutabakatın ardından kimi kaynaklara göre 30, kimilerine göre ise 60 günlük yoğun müzakere süreci başlayacak. Bu sürecin odağında nükleer dosya yer alacak. Zira tarafları birbirinden ayıran en derin uçurum burada. Tartışmanın merkezindeki sorular şunlar: İran’ın nükleer silah edinmesini önlemek amacıyla nasıl bir denetleme ve doğrulama mekanizması kurulacak? İran, uranyum zenginleştirme programından ne ölçüde ve hangi koşullarla taviz verecek? Mevcut zenginleştirilmiş uranyum stoku ABD’ye ya da üçüncü bir ülkeye teslim mi edilecek, yoksa uluslararası gözetim altında seyreltilecek mi?

Bu soruların 30 ya da 60 gün gibi kısa bir süre içinde yanıt bulması pek mümkün görünmüyor. Hatırlatmak gerekir ki bir önceki nükleer anlaşma olan Kapsamlı Ortak Eylem Planı (2015) müzakereleri iki yıl sürmüştü. Üstelik o dönemde masanın iki tarafında da Zarif ve Kerry, Ruhani ve Obama gibi görece şahin olmayan profiller vardı. Bugünkü siyasi tablo ise bundan çok farklı. Şu anda sadece bir sosyal medya gönderisiyle bile süreci çıkmaza sokabilecek Donald Trump gibi bir ABD Başkanı, karşıda ise yönetimdeki gücünü iyice konsolide etmiş, oldukça sert bir Devrim Muhafızları Ordusu komutanları grubu bulunuyor.

Hürmüz Boğazı: Çözümü Zor Bir Statü Sorunu

Mutabakatın en hassas başlıklarından biri Hürmüz Boğazı’nın statüsü olarak öne çıktı. Trump, savaş öncesi duruma geri dönüleceğini açıklarken İran Devrim Muhafızları bu açıklamaları doğrudan reddetmekte gecikmedi. Bu çelişkili tablo karşısında söylenebilecek en gerçekçi varsayım, Hürmüz’ün ancak kademeli bir süreç içinde açılabileceğidir. Ancak bu sürecin koşulları ve işleyeceği mekanizma henüz netleşmiş değildir.

Şunu belirtmek gerekir ki İran dışındaki tüm ilgili aktörler, Boğaz’ın eski statüsüne kavuşmasını istemektedir. Eğer İran Hürmüz üzerinde tek taraflı denetim ısrarını sürdürür ve bunu anlaşma metnine yazdırmak için baskı kurarsa, başta Körfez ülkeleri olmak üzere bölge aktörlerinin ciddi tepkisiyle karşılaşacaktır. Zira İran’ın bu Boğaz üzerindeki kontrolü yalnızca ekonomik bir geçiş ücreti meselesi değildir. Böyle bir adım, bölgenin güvenlik mimarisini kökten değiştirecek; İran’a asimetrik bir jeopolitik avantaj sağlayacak ve Orta Doğu’daki güç dengelerini derinden sarsacaktır.

Körfez Ülkeleri: Dışlanma Kaygısı ve Güvenlik Açığı

Trump, mutabakatı kamuoyuyla paylaşmadan önce Körfez ülkelerinin liderleriyle bir araya geldi. Bu adım, kasıtlı bir siyasi mesaj taşımaktadır: Körfez, sürecin dışında tutulmamaktadır. Çünkü Körfez ülkelerinin savaşın nasıl sonuçlanacağına ve savaş sonrası bölgesel düzenin nasıl şekilleneceğine ilişkin derin kaygılar taşıdığı bilinmektedir. Bu ülkelerin temel şikâyeti iki boyutludur: İran saldırılarına karşı stratejik açıdan savunmasız konumda olmaları ve ABD’nin bu açığı kapatma kapasitesine artık güvenilememesi. Buna bir de Hürmüz krizinin yol açtığı ekonomik kayıplar eklenince tablo ağırlaşmaktadır.

Dolayısıyla varılacak nihai anlaşmanın yalnızca mevcut krizin yaralarını sarmakla yetinmemesi gerekmektedir. Körfez’in güvenlik ve ekonomik kaygılarını yapısal olarak giderecek, gelecekte benzer senaryoların tekrarlanmasına karşı daha sağlam bir güvenlik mimarisi ve ekonomik çerçeve öngörecek bir uzlaşıya ihtiyaç vardır.

İsrail Faktörü: 60 Günlük Fırsat mı, Sabotaj Penceresi mi?

Mutabakatın kapsamı, savaşın tüm cephelerde sona erdirilmesini öngörmektedir. Yani Lübnan’daki İsrail saldırılarının durdurulması gerekmektedir. Ancak İsrail Başbakanı Netanyahu bu konuda henüz net bir tutum sergilememiş, Trump ile yaptığı görüşmede yalnızca “endişelerini” paylaştığını ifade etmiştir. Bu belirsizlik göz ardı edilemez. 60 günlük müzakere süreci, anlaşmanın olgunlaşması için bir fırsat penceresi olduğu kadar, İsrail’in süreci işlevsiz kılmak için kullanabileceği bir zaman dilimine de dönüşebilir.

ABD İçi Muhalefet: Şahinler Harekete Geçti

Tabloya iç dinamikler de dahil edildiğinde tablo daha da karmaşık bir hal almaktadır. Cumhuriyetçi Parti’nin şahin kanadı, anlaşma henüz resmen açıklanmadan muhalefetini dile getirmeye başlamıştır. Ön cephede görünen isimler arasında Ted Cruz öne çıkmakta olup İsrail ile yakın siyasi bağları olan isimlerin bu muhalefette belirleyici rol oynadığı dikkat çekmektedir. Bu durum, İsrail’in diplomatik süreci sekteye uğratmaya yönelik daha geniş stratejisinin bir parçası olarak değerlendirilebilir. Lindsey Graham ise anlaşmaya doğrudan karşı çıkmamakla birlikte, müzakerelerin İran’ı daha güçlü bir konuma taşımaması gerektiği uyarısında bulunmakta; aksi takdirde Irak ve Lübnan’daki milis ağlarının güç kazanacağını ileri sürmektedir.

Sonuç olarak ABD-İran mutabakatı, bölgesel istikrar açısından gerçek bir adım olma potansiyeli taşımaktadır. Ancak nükleer müzakerelerin teknik karmaşıklığı, Hürmüz’ün statüsü, İsrail’in tutumu ve ABD içindeki siyasi baskılar gibi engeller, bu sürecin ne kadar kırılgan olduğunu gözler önüne sermektedir. Önümüzdeki 30 ila 60 gün, yalnızca bir ateşkesin sürdürülüp sürdürülmeyeceğini değil, Ortadoğu’nun önümüzdeki on yıllara taşınacak güvenlik mimarisinin de şekilleneceği kritik bir dönem olacaktır.

Mustafa Caner – Sakarya Üniversitesi, Ortadoğu Enstitüsü

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu

Ortadoğu Afrika sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin