AnalizOrtadoğuYayınlar

İsrail 28 Ekim 2026 seçimleri: İç siyasi hesaplaşma, İran savaşı ve ABD ile ittifakın geleceği

İsrail seçimlerinin ilk ortaya koyduğu sonuç, Netanyahu’nun siyasi konumunun tartışmalı hale gelmesi; ancak muhalefetin henüz iktidarı devralabilecek net bir çoğunluk oluşturamaması oldu. 28 Ekim’deki Guardian’ın son güncellemesi, seçim merkezlerindeki oyların sayımının büyük ölçüde tamamlandığını ve toplam oyların yüzde 92’sinden fazlasının sayıldığını bildiriyordu.[1] Bu sonuçlara göre; Netanyahu liderliğindeki koalisyon 53, Gadi Eisenkot’un öncülük ettiği muhalefet bloku 48, Arap partileri ise 19 sandalyede görünüyor. Ancak resmi sonuçların 4 Kasım’da ilan edilmesi beklenen seçimlerde her iki siyasi kampın da 120 üyeli Knesset’te hükümet kurmak için gereken 61 milletvekili desteğine ulaşamadığı görülüyor.

Bu tabloyu yalnızca Netanyahu’nun kazanıp kazanmadığı üzerinden okumak yetersiz kalır. Daha önemli soru şu: İsrail’deki seçmen tepkisi, ülkenin güvenlik ve dış politika tercihlerinde bir değişime yol açacak mı, yoksa liderlik tartışmasına rağmen mevcut stratejik yönelim büyük ölçüde devam mı edecek?

Seçimin önemini dört düzeyde incelemek gerekiyor: İsrail’in iç siyasi dengeleri, İran’la savaşın yönetimi, ABD-İsrail ilişkileri ve bu gelişmelerin Ortadoğu ile uluslararası düzene etkisi.

  1. İsrail’in iç siyasi dengeleri

Seçim öncesinde İsrail iç siyasetinin temel tartışmalarından ilki, Hamas’ın 7 Ekim 2023’te gerçekleştirdiği saldırıların neden önlenemediği ve Netanyahu hükümetinin bu başarısızlıktaki siyasi sorumluluğuydu. Netanyahu, saldırının önlenememesini büyük ölçüde askerî ve istihbarat kurumlarının tehdit değerlendirmelerindeki hatalara ve bilgi aktarımındaki aksaklıklara bağlarken, muhalefet bu kurumsal başarısızlıkların hükümetin siyasi sorumluluğunu ortadan kaldırmadığını vurguluyordu. Bu çerçevede tartışma, yalnızca güvenlik kurumlarının istihbarat ve operasyonel düzeyde neden başarısız olduğu sorusuyla sınırlı kalmadı; Netanyahu hükümetinin Hamas’a yönelik uzun vadeli güvenlik stratejisi, güvenlik bürokrasisi üzerindeki siyasi denetimi ve başbakanın hesap verebilirliği de sorgulandı. Dolayısıyla 7 Ekim saldırıları, seçim sürecinde yalnızca bir güvenlik başarısızlığı olarak değil, hükümetin yönetim anlayışının ve siyasi sorumluluğunun değerlendirildiği temel bir mesele olarak öne çıktı.[2]

Associated Press’in seçim öncesi analizine göre, İsrailli Yahudi seçmenlerin yaklaşık yüzde 68’i 7 Ekim olaylarını oy tercihlerini etkileyen temel meselelerden biri olarak görüyordu. Muhalefet, bağımsız bir devlet soruşturma komisyonu kurulmasını savunurken Netanyahu hükümeti ise daha sınırlı yetkilere sahip, hükümet tarafından belirlenen bir soruşturma mekanizmasını tercih ediyordu.[3]

Netanyahu’nun güvenlik kurumlarına yönelik sorumluluk vurgusu ile muhalefetin başbakanın siyasi sorumluluğunda ısrar etmesi arasındaki fark, seçimin sonucunu etkileyen en önemli iç siyasi çatışmalardan biriydi. Fakat seçim, İsrail seçmeninin güvenlik talebinden vazgeçtiğini göstermiyor. Daha çok, güvenliği sağlama iddiasındaki liderliğin geçmiş başarısızlıklar nedeniyle hesap vermesi gerekip gerekmediği sorusunu öne çıkarıyor.

Seçimin Netanyahu’nun siyasi geleceği açısından ikincisi önemli konusu ultra-Ortodoks Yahudilerin askerlik yükümlülüğünden muafiyetiydi. İsrail’de askerlik, Yahudi toplumunun geniş bir kesimi için ortak yurttaşlık deneyiminin parçası olarak görülüyor. Ancak Haredi topluluklarının bir bölümünün dini eğitim gerekçesiyle askerlik hizmetinden muaf tutulması, uzun süreli seferberlikler ve asker açığı nedeniyle giderek daha fazla tartışma yaratmaya başladı. AP’nin aktardığı verilere göre, her yıl yaklaşık 13 bin Haredi erkek askerlik çağına ulaşırken bunların yüzde 10’undan azı orduya katılıyor. Bu durum, özellikle tekrar tekrar yedek askerlik yapmak zorunda kalan kesimlerde adaletsizlik algısını güçlendiriyor.[4]

Eisenkot, ultra-Ortodoks kesimlere tanınan fiili muafiyetlerin sona erdirilmesini savunuyor. Bununla birlikte Netanyahu’nun geleneksel koalisyon ortakları arasında bulunan dini partiler, muafiyetlerin korunmasını kendi siyasi desteklerinin önemli bir parçası olarak görüyor.[5] Bu mesele, İsrail’in toplumsal düzenine ilişkin daha derin bir soruna işaret ediyor: Devletin güvenlik yükünü kimler üstlenecek, dini toplulukların özerkliği ile ortak yurttaşlık yükümlülükleri nasıl dengelenecek? Seçim sonucunda Netanyahu bloğunun çoğunluğu kaybetmesi, bu meselenin koalisyon pazarlıklarında önemini artırıyor. Ancak askerlik reformunun yapılması için yeni hükümetin kurulması tek başına yeterli değil; koalisyon ortaklarının hangi düzenlemede uzlaşacağı belirleyici olacak.

Seçim öncesinde öne çıkan üçüncü önemli tartışma alanı, yargı reformu, yolsuzluk davaları ve demokratik kurumların geleceğiydi. Netanyahu hükümetinin 2023 yılında yargı sistemini yeniden düzenlemeye yönelik girişimleri, yargı bağımsızlığı ve kuvvetler ayrılığı ilkeleri üzerindeki olası etkileri nedeniyle ülke genelinde kitlesel protestolara yol açmıştı. Eleştirmenler, söz konusu düzenlemelerin yürütmenin yargı üzerindeki etkisini artırarak demokratik denge ve denetleme mekanizmalarını zayıflatabileceğini savunurken hükümet, reformları yargının yetkilerini yeniden dengelemeyi ve seçilmiş siyasi kurumların karar alma kapasitesini güçlendirmeyi amaçlayan girişimler olarak gerekçelendiriyordu.

Netanyahu hakkında devam eden yolsuzluk davası da bu tartışmanın hukuki ve siyasi boyutlarını bir araya getiriyordu. Dava, hukukun üstünlüğü, siyasi hesap verebilirlik ve yürütme erkinin sınırları konularını seçim gündeminin önemli başlıkları arasına taşımıştı. Bununla birlikte, devam eden yargı süreci ile suçlamaların mahkeme tarafından kesin hükme bağlanması arasındaki ayrımın korunması gerekir. Muhalefet, bu çerçevede yargı bağımsızlığının korunması, 7 Ekim 2023 saldırılarına ilişkin bağımsız bir devlet soruşturma komisyonunun kurulması ve başbakanlık makamının yetkileri ile görev süresine ilişkin kurumsal düzenlemelerin ele alınması gibi konuları gündeme getiriyordu. Böylece yargı reformu tartışması, yalnızca belirli yasal düzenlemelerin içeriğiyle sınırlı kalmayarak İsrail’de demokratik denge ve denetleme mekanizmalarının işleyişi, siyasi iktidarın hesap verebilirliği ve anayasal düzenin geleceği üzerine daha geniş bir tartışmaya dönüşmüştü.

Buna karşılık, seçim öncesinde yargı reformuna yönelik tartışmaların savaş ve askerlik yükümlülüğü konularına kıyasla daha geri planda kaldığı görülüyor. AP’nin[6] aktardığı İsrail Demokrasi Enstitüsü verilerinde Yahudi seçmenlerin yüzde 18’i yargı reformunu oy kararındaki başlıca faktörlerden biri olarak gösteriyordu.

İç siyaset açısından ön plana çıkan dördüncü ve son mesele, Arap partilerinin yükselişi olmuştur. Bu yükseliş, seçim matematiğinin ötesinde bir anlam taşımaktadır. Seçime katılımın yüzde 77,7’ye ulaşması, 1999’dan bu yana kaydedilen en yüksek düzey olarak bildirilirken Arap vatandaşlarının temsil edildiği partiler de Knesset’te yaklaşık 17–19 sandalyeye ulaşmıştır.[7] Bu sonuç, Arap seçmenlerin parlamenter siyasetteki ağırlığını artırmasının yanı sıra hükümet kurma sürecinde belirleyici bir konuma gelebileceklerini de göstermektedir.

Arap partilerinin güçlenmesinin iki önemli sonucu bulunmaktadır. İlk olarak, bu gelişme Netanyahu karşıtı bir parlamento çoğunluğunun oluşturulmasını matematiksel açıdan mümkün kılmaktadır. Muhalefet bloğunun 48–49 sandalyesi ile Arap partilerinin yaklaşık 17–19 sandalyesi birlikte değerlendirildiğinde, 120 üyeli Knesset’te hükümet kurmak için gerekli olan 61 sandalyelik çoğunluğun aşılması mümkün görünmektedir. Bununla birlikte, sayısal çoğunluk ile siyasi açıdan uygulanabilir bir koalisyon arasında önemli bir fark vardır. Arap partilerinin resmî koalisyona katılmadan, dışarıdan destek vererek bir hükümetin kurulmasına imkan tanıması, bu farkı aşmak için gündeme gelebilecek seçeneklerden biridir. Böyle bir formül, Arap partilerinin hükümette doğrudan görev üstlenmesini gerektirmeden Netanyahu karşıtı bir hükümetin parlamentodaki çoğunluğu sağlamasına yardımcı olabilir. Nitekim Netanyahu, seçim sonrasında Arap partilerinin desteğine dayanacak bir hükümete karşı çıkarak güçlü bir sağ-milliyetçi hükümet kurulması gerektiğini savunmuştur.[8] Dolayısıyla Arap partilerinin dışarıdan destek vereceği bir hükümet ihtimali, yalnızca koalisyon aritmetiği bakımından değil, Netanyahu’nun iktidarını sürdürme imkanları açısından da önem taşımaktadır.

İkinci olarak, Arap partilerinin yükselişi, Arap vatandaşlarının İsrail siyasal sistemindeki temsili ve karar alma süreçlerine katılımı konusundaki tartışmayı yeniden gündeme taşımaktadır. Arap partileri Netanyahu hükümetine karşı çıkmakla birlikte, Yahudi muhalefet partilerinin önemli bir bölümü bu partilerle resmî koalisyon kurma veya onların desteğine dayanma konusunda çekinceler taşımaktadır. Reuters ve diğer uluslararası haber kuruluşlarının seçim değerlendirmeleri de muhalefetin hükümet kurabilmesi için Arap partileriyle bir tür iş birliğini değerlendirmesi gerekebileceğine, ancak bunun siyasi açıdan ciddi engellerle karşılaşabileceğine işaret etmektedir.

Bu çerçevede seçim, yalnızca Netanyahu’nun iktidarda kalıp kalmayacağını belirleyen bir yarış değil; aynı zamanda İsrail’de parlamenter çoğunluğun hangi siyasi aktörlerin desteğiyle oluşturulabileceğini ve Arap vatandaşlarının temsilinin hükümet kurma süreçlerine ne ölçüde yansıyabileceğini sınayan bir dönüm noktasıdır. Arap partilerinin sandalye sayısındaki artışın kalıcı bir siyasi etkiye dönüşüp dönüşmeyeceği ise seçim sonuçlarından çok, koalisyon görüşmelerinde bu partilerin desteğinin kabul edilip edilmeyeceğine bağlı olacaktır.

  1. İran savaşı: Seçim, savaşın yönünü ne ölçüde değiştirir?

Seçim öncesi analizlerde dikkat çeken noktalardan biri, İsrail’in İran, Lübnan ve Gazze’ye yönelik saldırılarının seçim kampanyalarında liderliğin hesap verebilirliği kadar yoğun tartışılmamasıydı. AP’nin seçim öncesi değerlendirmesine göre, Netanyahu’nun saldırgan politikaları ve İsrail’in Gazze, Lübnan, Suriye ve İran’daki saldırıları, İsrail toplumunun geniş kesimlerinde destek bulduğu için seçim kampanyalarının ana tartışma konusu olmaktan kısmen uzaktı. Bu durum şunu ortaya koyuyor: Netanyahu’ya karşı olmak, İran’ın İsrail için tehdit oluşturmadığını savunmakla aynı şey değil. İsrail’in ana akım Yahudi partilerinin önemli bir bölümü İran’ın nükleer programını, füze kapasitesini ve bölgesel etkisini kendilerine karşı güvenlik tehdidi olarak görüyorlar. Bu yüzden Reuters’ın 21 Ekim tarihli seçim öncesi analizi de[9] lider değişikliğinin İsrail’in İran politikasını bütünüyle değiştirmeyebileceği sonucuna varıyordu. Dolayısıyla seçim, İran’a yönelik politikanın temel hedeflerinden çok, bu hedeflere hangi araçlarla ve hangi maliyetle ulaşılacağına ilişkin farklılaşma yaratabilir.

Netanyahu’nun seçim sonrası mesajı: İran tehdidini ortadan kaldırma iddiası

Netanyahu, seçim gecesi destekçilerine yaptığı konuşmada İsrail’in ABD Başkanı Donald Trump’la birlikte İran’ın oluşturduğu tehdidi kalıcı biçimde ortadan kaldırmak için tarihi bir fırsatla karşı karşıya olduğunu savundu. Trump da seçim öncesinde Netanyahu’nun iktidarda kalmasını desteklemiş ve İran’a karşı yürütülen süreci tamamlamak istediğini belirtmişti.[10] Bu açıklama, Netanyahu’nun seçim sonucunu İran politikasından geri çekilme yönünde bir mesaj olarak yorumlamadığını gösteriyor. Aksine, askeri başarıları ve ortak harekat ihtimalini siyasi meşruiyetinin bir parçası olarak sunmaya devam ediyor.

Ancak burada iki stratejik hedefi birbirinden ayırmak gerekir: Yaptırımlar, caydırıcılık ve denetim anlaşmaları yoluyla kısmen hedeflenebilir belirli operasyonlar ile İran’ın askeri ve nükleer kapasitesini sınırlandırmak ve İran’ın siyasi düzenini veya bölgesel davranışını kalıcı biçimde değiştirmek. İkincisi, çok daha geniş siyasi, ekonomik ve güvenlik koşullarına bağlı ve yalnızca askeri saldırılarla garanti edilemez. Yine Netanyahu’nun söylemi ikinci hedefe daha geniş bir anlam yüklüyor ve bunun uygulanabilirliği İsrail’in askeri kapasitesinin yanı sıra ABD’nin desteğine, İran’ın tepkisine ve bölgesel aktörlerin tercihlerine bağlı.

Yeni hükümet İran politikasında neleri değiştirebilir?

Eisenkot liderliğinde bir hükümet kurulursa değişiklik ihtimali üç alanda ortaya çıkabilir: Birinci alan Washington’la koordinasyon. Yeni bir hükümet, askeri operasyonların kapsamı ve diplomatik sonuçları konusunda ABD ile daha yakın eşgüdüm kurmaya çalışabilir. Bu, İran’a karşı caydırıcılıktan vazgeçmek anlamına gelmiyor. İkinci alan ise savaşın hedefleri. İran’ın kapasitesini sınırlandırma hedefi korunurken, rejim değişikliğini amaçlayan daha geniş bir stratejinin uygulanabilirliği yeniden değerlendirilebilir. Üçüncü alan savaşın maliyeti. Uzun süreli seferberlik, ekonomik baskı, uluslararası diplomatik ilişkiler ve İsrail’in askeri personel ihtiyacı, kararların değerlendirilmesinde daha fazla ağırlık kazanabilir. Bunlar muhtemel politika farklılıkları olarak öne çıkarken muhalefetin de İran’ın askeri kapasitesini sınırlandırmayı ve İsrail’in caydırıcılığını korumayı önemsediği dikkate alınmalı.[11]

Seçim sonrası siyasi belirsizlik askeri tırmanma riski yaratır mı?

İsrail’de hükümet kurulana kadar Netanyahu başbakanlık görevini geçici hükümetin başında sürdürecek. Bu dönem, parlamentoda güçlü bir çoğunluğa sahip olmayan bir yönetimin dış politika ve güvenlik kararlarıyla nasıl hareket edeceği sorusunu gündeme getiriyor. Reuters, Netanyahu’nun seçim sonrası konuşmasında İran’a karşı yeni ortak askeri harekat ihtimalini gündeme getirdiğini bildiriyor. Muhalefet lideri Eisenkot ise güvenlik kurumlarının siyasi amaçlarla kullanılmaması gerektiği uyarısında bulundu.[12]

Chatham House’un seçim öncesi analizinde de siyasi açıdan zayıflayan bir başbakanın, güvenlik gündemini yeniden belirlemek için gerilimi artırma ihtimali bir risk senaryosu olarak ele alınmıştı. Bu, Netanyahu’nun böyle bir planı kesin olarak yapacağına dair kanıt değil ama siyasi geçiş dönemlerinde ortaya çıkabilecek bir risk olarak ön plana çıkıyor.[13] Seçimin İran politikasında kısa vadede bir fren mi, yoksa yeni askeri adımlar için siyasi bir gerekçe mi oluşturacağı henüz belli değil. Bu sorunun yanıtı, Netanyahu’nun hükümet kurup kuramamasından bağımsız olarak, ABD’nin askeri ve diplomatik tercihleriyle daha yakından ilişkili bir konu.

  1. ABD-İsrail ilişkileri: Yakın müttefiklik, farklı stratejik hedefler

Trump’ın Netanyahu’ya desteği ne ifade ediyor?

Trump, seçim öncesinde Netanyahu’ya açık destek verdi. Seçim sonrasında da İsrail başbakanının performansının iyi olduğunu söyledi ve kendi desteğinin Netanyahu’ya yardımcı olduğunu savundu. Netanyahu ise seçim gecesi İran tehdidini ortadan kaldırma hedefini Trump’la ortak bir fırsat olarak sundu.  Bu açıklamalar, iki liderin siyasi düzeyde yakın ilişkiyi göstermeye önem verdiğini ortaya koyuyor. Ancak kişisel yakınlık ile stratejik çıkarların tamamen örtüşmesi aynı şey olmayabilir. Chatham House’un 1 Temmuz tarihli analizinde, İran savaşı ve savaşın nasıl sona erdirileceği konularında Trump ile Netanyahu arasında ciddi görüş ayrılıkları bulunduğu vurgulanmıştı. Analiz, Trump yönetiminin çatışmaları sınırlama ve ateşkesleri sürdürme arayışı ile Netanyahu’nun askeri baskıyı devam ettirmek istemesi arasındaki gerilime özellikle dikkat çekiyordu.[14] Burada temel sorun, ABD’nin İsrail’in güvenlik kaygılarını desteklemesi ile İsrail’in her askeri hedefini desteklemesi arasında bir fark bulunmasıdır.

Washington’ın temel önceliklerine baktığımızda ABD’nin İsrail’le askeri iş birliği, istihbarat paylaşımı ve savunma teknolojisi alanlarındaki ilişkileri hükümet değişikliğiyle ortadan kalkmayacak kadar kurumsal bir temele sahip olduğu görülüyor. Ancak Washington’ın Ortadoğu politikası, yalnızca İsrail’in hedeflerinden oluşmuyor. İran’la çatışmanın kontrol altında tutulması, Körfez ülkelerinin güvenliği, Gazze’de savaş sonrası bir düzen kurulması ve bölgesel istikrarın sağlanması her ne kadar Trump yönetiminde göz ardı edilse de bunlar hala ABD’nin çıkarları arasında görülüyor.

Chatham House’un analizine göre Trump yönetimi, Gazze’deki sürecin ikinci aşamasında Türkiye ve Katar’ın rolüne de yer verdi; Netanyahu ise bazı askeri hedefleri sürdürmek istemesi nedeniyle Washington’ın bu yaklaşımıyla gerilim yaşayabiliyordu.[15] Bu çerçevede İsrail’de hükümet değişikliğinin ABD açısından önemi, yalnızca Netanyahu’nun kişisel geleceği değil, İsrail hükümetinin Washington’ın bölgesel hedefleriyle ne ölçüde eşgüdüm sağlayacağı olmalı.

Üç olası ilişki biçimi

Konu Netanyahu hükümeti devam ederse Eisenkot liderliğinde hükümet kurulursa
İran politikası Sert askeri baskı ve ortak harekat söylemi sürebilir; operasyonların kapsamı konusunda ABD’yle anlaşmazlık yaşanabilir. Daha fazla koordinasyon mümkün olabilir; İran’a karşı caydırıcılık hedefi devam edebilir.
Gazze’nin geleceği İsrail’in güvenlik talepleri ile Washington’ın savaş sonrası düzen arayışı arasında gerilim sürebilir. ABD’nin diplomatik planlarıyla daha fazla eşgüdüm kurulması mümkün; sonuç somut kararlara bağlı.
Batı Şeria Yerleşim politikaları nedeniyle ABD ve Avrupa’yla gerilim riski sürebilir. Uluslararası ilişkileri onarma girişimleri görülebilir; sahadaki politika belirleyici olur.
Stratejik ittifak Askeri ve istihbari iş birliği sürer; siyasi öncelikler konusunda anlaşmazlıklar devam edebilir. İttifakın kurumsal temeli korunurken karar alma koordinasyonu değişebilir.

Chathamhouse ve The Print’[16] in olası senaryolarından özetlenen bu tablo tarafların açıklanmış tutumları ve seçim öncesi analizler temelinde oluşturulmuş olası politika farklılıklarını göstermesi açısından önemli. Tüm bunlardan sonuç olarak İsrail seçimlerinin ABD açısından önemi, ittifakın sona erip ermeyeceğinden çok, ittifakın İran savaşı ve Gazze’nin geleceği gibi kritik dosyalarda hangi stratejik hedeflere hizmet edeceği sonucu ön plana çıkıyor.

ABD-İsrail ilişkilerinin geleceğini etkileyebilecek son bir unsur olarak Trump yönetiminin iç siyasi kırılganlıkları ve Amerikan kamuoyunda İsrail’e yönelik desteğin giderek daha fazla tartışmaya açılmasını da dikkate almamız gerekiyor. Jeffrey Epstein dosyaları, Trump’ın kişisel ilişkileri ile yabancı aktörlerin Amerikan dış politikasını etkileme girişimleri arasındaki olası bağlantılar bakımından bu tartışmanın bir parçası hâline gelmiştir. Nitekim ABD Temsilciler Meclisi Yargı Komitesi’nin Demokrat üyelerinin 21 Temmuz 2026 tarihli açıklamasında, yayımlanan belgelerde Epstein’ın aralarında İsrail’in de bulunduğu yabancı aktörlerle ilişkileri ve Trump yönetiminin politikalarını etkilemeye yönelik girişimleri bulunduğu ileri sürülmüş; Epstein dosyasının Trump üzerindeki nüfuzunu bir baskı unsuru olarak kullanabileceğine ilişkin yazışmalara dikkat çekilmiştir.[17] Dolayısıyla dosya, Washington’daki karar alma süreçlerinin şeffaflığı ve yabancı aktörlerin siyasi nüfuzu konusundaki tartışmalar çerçevesinde değerlendirilmektedir. Öte yandan, ABD kamuoyunda İsrail’e yönelik olumsuz algının güçlenmesi de iki ülke arasındaki ilişkilerin iç siyasi zeminini dönüştürmektedir. Chicago Council on Global Affairs’in Ekim 2026’da yayımladığı araştırmaya göre, Amerikalıların İsrail’e yönelik ortalama değerlendirmesi 100 üzerinden 44’e gerileyerek kurumun 1978’den bu yana gerçekleştirdiği araştırmalardaki en düşük seviyeye ulaşmış; katılımcıların yüzde 56’sı İsrail’e yönelik ABD askerî yardımının azaltılmasını veya tamamen sona erdirilmesini desteklemiştir.[18] Bu eğilim, özellikle genç kuşaklarda Siyonizm kavramının anlamı ve İsrail’in Filistinlilere yönelik politikalarıyla ilişkisi üzerine yürütülen tartışmalarla birlikte ele alınmalıdır. Dolayısıyla Trump-Netanyahu ilişkisi, yalnızca iki lider arasındaki kişisel yakınlık üzerinden değil, ABD’de İsrail politikasına yönelik toplumsal desteğin değişimi, dış politika kararlarının iç siyasi maliyetleri ve Washington yönetiminin İsrail’e verdiği desteğin meşruiyeti üzerindeki tartışmalar çerçevesinde de değerlendirilmelidir.

  1. Filistin meselesi: Liderlik değişikliği barış sürecini başlatır mı?

İsrail seçimlerinin dünya açısından en önemli boyutlarından biri, Filistin meselesinde siyasi bir açılımın mümkün olup olmayacağıdır. İsrail’in ana siyasi akımları arasındaki ortaklıklara baktığımızda seçim öncesi Avrupa Parlamentosu Araştırma Servisi’nin değerlendirmesinde, İsrail’deki ana akım muhalefetin de hükümetle benzer bir güvenlik doktrinini büyük ölçüde paylaştığını gösteriyordu. Bu yaklaşımda, İran’a karşı caydırıcılığı, işgal altındaki bölgelerde güvenlik amaçlı tampon alanların korunmasını ve Filistin devletinin kısa vadede kurulmasına karşı çıkılmasını da içeren benzer politika yaklaşımı öne çıkıyor.[19] Bu nedenle Netanyahu’nun iktidardan ayrılması, otomatik olarak iki devletli çözümün yeniden gündeme geleceği anlamına gelmiyor. Daha fazla diplomatik koordinasyon veya daha farklı bir yerleşim politikası mümkün olsa da bu adımlar, Filistin devletinin kurulmasıyla aynı şey değildir.

Gazze’de soykırım sonrası düzenin önemi

Gazze’de kalıcı bir siyasi düzen kurulması için askeri operasyonların sona erdirilmesinin yanı sıra güvenlik, yerel yönetim, yeniden inşa ve Filistinlilerin siyasi temsili gibi konuların çözülmesi gerekiyor. Reuters’ın 6 Ekim tarihli değerlendirmesi, Trump’ın Gazze planında ateşkesin ve rehinelerin geri dönüşünün bazı sonuçlar sağladığını, ancak daha geniş hedeflerin önemli bölümünün henüz gerçekleşmediğini aktarıyordu. Habere göre Gazze’deki yönetim düzeni, Hamas’ın silahsızlandırılması, İsrail’in çekilme takvimi ve yeniden inşa meseleleri çözülmemiş durumda.[20] Yeni İsrail hükümeti, bu konularda Washington ve bölgesel aktörlerle daha fazla uzlaşma arayabilir. Ancak güvenlik talepleri ile Filistinlilerin siyasi geleceği arasındaki gerilim sürdükçe, seçim tek başına kalıcı çözüm sağlayamaz.

Uluslararası hukuk ve diplomatik meşruiyet

İsrail’in Gazze ve Batı Şeria politikaları, ülkenin uluslararası ilişkilerini etkileyen hukuki ve diplomatik tartışmaların merkezinde bulunuyor. Netanyahu hakkında Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından çıkarılmış tutuklama emri, İsrail’in diplomatik ilişkileri açısından önem taşıyor. Uluslararası Adalet Divanı’ndaki İsrail aleyhine soykırım davası da ayrı bir hukuki süreçtir. AB’nin İsrail politikasında da iki devletli çözüm, yerleşim faaliyetlerine itiraz ve ikili ilişkilerin geleceği önemli başlıklar. Yeni bir İsrail hükümeti diplomatik ilişki onarımına çalışabilir; ancak Avrupa’nın yaklaşımı yalnızca liderin kim olduğuna değil, İsrail’in sahadaki uygulamalarına ve Filistinlilerin siyasi geleceğine yönelik somut adımlara bağlı olacaktır.[21] Sonuç olarak İsrail seçimleri Filistin meselesinde yeni bir pencere açabilir; fakat barış sürecinin yeniden başlaması için liderlik değişikliğinin ötesinde, güvenlik düzeni, siyasi temsil ve toprak meselesinde somut kararlar gerekiyor.

  1. Dünya açısından önemi

İran ve enerji güvenliği

İran’la savaşın seyri, petrol ve doğal gaz akışlarından deniz ticaretine kadar geniş bir alanı etkiliyor. İsrail’deki yeni hükümetin askeri tercihleri, ABD’nin İran politikasını ve Körfez ülkelerinin güvenlik hesaplarını etkileyebilir. Avrupa açısından da temel mesele, savaşın uzamasının enerji maliyetlerini, ekonomik büyümeyi ve bölgesel istikrarı nasıl etkileyeceği olacak. Avrupa ülkeleri İsrail’in güvenlik hakkını kabul ederken, yerleşim faaliyetleri, Gazze’deki insani durum ve uluslararası hukuk konularında önemli eleştiriler yöneltiyor. İsrail’de yeni bir hükümet kurulması, Avrupa’yla ilişkileri onarma girişimlerine alan açabilir. Bununla birlikte Avrupa’nın yaklaşımının değişmesi, yalnızca hükümet değişikliğine değil, İsrail’in uluslararası hukuk ve Filistin meselesi konusunda atacağı adımlara bağlı olacaktır.

İsrail seçimi, büyük güçlerin müttefikleri üzerinde ne ölçüde etkili olabileceği meselesini de gündeme getiriyor. Siyonist lobinin çok etkili olduğu ABD, İsrail’in güvenliğini desteklemeye devam ederken, kendi bölgesel hedefleri doğrultusunda İsrail’in askeri ve diplomatik tercihlerine sınırlar koymak isteyebilir. Bu, uluslararası ilişkilerde sık görülen bir ikilemi gösteriyor: Bir müttefiki korumak ile o müttefikin her stratejik tercihini desteklemek aynı şey değildir. İran savaşı, Gazze ve Batı Şeria dosyaları, bu ayrımın önümüzdeki dönemde ne ölçüde belirginleşeceğini gösterecek.

  1. Türkiye açısından sonuçlar

Türkiye’nin İsrail seçimlerine yaklaşımını sadece ikili ilişkiler üzerinden değerlendirmek eksik kalır. Ankara açısından esas mesele, İsrail’deki siyasi değişimin İran savaşı, Suriye, Gazze ve ABD’nin Ortadoğu politikası üzerindeki etkileridir.

İran savaşı ve bölgesel güvenlik açısından Savaşın uzaması, Türkiye’nin enerji maliyetlerini, sınır güvenliğini ve bölgesel diplomasi önceliklerini etkileyebilir. Yeni İsrail hükümetinin İran’a karşı nasıl bir askeri-diplomatik denge kuracağı yakından izlenecektir. Suriye konusunda, Türkiye açısından önemli olan, yeni hükümetin söyleminden çok sahadaki askeri uygulamaları ve diplomatik temasları olacaktır. Gazze ve Filistin konusunda ise hem Netanyahu’nun koalisyonunun hem de muhalif kanadın yaklaşımları dikkate alındığında İsrail’de liderlik değişikliği tek başına normalleşme veya kalıcı çözüm anlamına gelmeyecektir. Yeni hükümetin Gazze’de soykırım sonrası yönetime, insani yardımların ulaşmasına ve Filistinlilerin siyasi temsiline yaklaşımı, Türkiye’nin bölgesel diplomasisi açısından belirleyici olacaktır. Son olarak ABD ile ilişkiler açısından baktığımızda, Washington’ın İran savaşı ve İsrail’le yakın ilişkisi, Türkiye’nin bölgesel hareket alanını etkileyebilir. ABD’nin diplomatik bir çözümü öne çıkarması, Ankara’nın temas imkanlarını artırabilir; yeni bir askeri tırmanma ise Türkiye’nin güvenlik ve ekonomik önceliklerini zorlaştırabilir.

  1. Önümüzdeki döneme ilişkin üç senaryo

Senaryo A — Netanyahu yeniden koalisyon kurar

Mevcut sağ ve dini partilerle çoğunluk sağlanması halinde İran’a karşı sert güvenlik yaklaşımının sürmesi ve Batı Şeria’daki mevcut politikanın devam etmesi mümkün. Ancak hükümetin daha dar bir parlamento desteğine sahip olması, koalisyon pazarlıklarını ve siyasi kırılganlığı artırabilir.

Senaryo B — Eisenkot liderliğinde hükümet kurulur

Hesap verebilirlik, askerlik yükümlülüğü ve kurumların işleyişi konusunda değişiklikler gündeme gelebilir. ABD ve Avrupa’yla ilişkileri onarma girişimleri güçlenebilir; buna rağmen İran’a karşı saldırgan politikalar ve Filistin meselesindeki sınırlı değişim ihtimali devam eder.

Senaryo C — Koalisyon çıkmazının uzaması ve askeri gerilimin tırmanması

Hiçbir tarafın 61 sandalyelik çoğunluğu sağlayamaması, uzun süren hükümet görüşmelerine ve yeni seçim ihtimaline yol açabilir. Geçici hükümet görevde kalırken güvenlik kararları alınmaya devam edebilir; siyasi belirsizlik dış politika üzerinde ek baskı oluşturabilir. Bu senaryonun özellikle dikkatle değerlendirilmesi gereken boyutu, İran’la askeri gerilimin Netanyahu açısından iç siyasi bir araç hâline gelmesi ihtimalidir. Siyasi meşruiyeti ve hükümet kurma kapasitesi tartışmalı hâle gelen Netanyahu, İran’a yönelik yeni bir askerî operasyonu güvenlik gündemini yeniden belirlemek, liderlik iddiasını güçlendirmek ve kamuoyunu kendi etrafında toplamak amacıyla kullanmaya yönelebilir. Böyle bir adımın, iç siyasetteki belirsizliği dış tehdit algısı üzerinden yönetme arayışıyla örtüşmesi mümkündür. Böyle bir gelişme, yalnızca İsrail’in iç siyasetini değil, ABD’nin Ortadoğu politikasını, bölgesel aktörlerin güvenlik hesaplarını ve enerji piyasalarını da etkileyebilir.

Sonuç

İsrail’in 2026 seçimleri, Netanyahu’nun siyasi geleceğini belirsizleştirirken ülkenin temel güvenlik önceliklerinde köklü bir değişim yaratmış değildir. İlk sonuçlar, Netanyahu liderliğindeki sağ ve dinî partiler blokunun tek başına hükümet kurmak için gereken çoğunluğa ulaşamadığını; Eisenkot liderliğindeki muhalefet bloğunun da Arap partilerinin desteği olmadan aynı çoğunluğu sağlayamadığını gösteriyor. Bu nedenle seçim, iktidarın el değiştirmesini kesinleştirmekten çok, hükümet kurma sürecini yeni siyasi pazarlıklara ve belirsizliklere açmıştır.

Seçimin gerçek etkisi, yalnızca Netanyahu’nun görevde kalıp kalmamasıyla değil, ortaya çıkacak hükümetin İran’a yönelik askerî stratejisi, ABD ile ilişkileri ve Filistin meselesindeki tercihleriyle belirlenecektir. Özellikle koalisyon görüşmelerinin uzaması hâlinde, iç siyasi hesapların güvenlik politikalarına ne ölçüde yansıyacağı kritik önem taşıyacaktır.

Temel mesele, İsrail’de liderliğin değişip değişmemesinden ziyade, seçim sonrasında ülkenin mevcut güvenlik yaklaşımının nasıl olacağı ve siyasi belirsizliğin bölgesel gerilimi artırmak için bir gerekçeye dönüşüp dönüşmeyeceğidir.

Yıldırım Turan – Sakarya Üniversitesi, Ortadoğu Enstitüsü ve Uluslararası İlişkiler Bölümü

Kaynaklar

[1] Lucy Campbell, Tom Ambrose, Frances Mao and Jonatan Yerushalmy, “Israel election results live: Netanyahu bloc and main opposition set to fall short of majority as 92% of ballots counted”, https://www.theguardian.com/world/live/2026/oct/28/israel-election-results-live-updates-exit-polls-netanyahu-likud-eisenkot-latest-news?page=with:block-6ae1f0578f086d92d1fa15ed , 28 Ekim 2026.

[2] Ersoy-Ceylan, Tuğçe. “2026 İsrail Seçimlerine Doğru: Oy Dağılımından Hükümet Kurma Kapasitesine”,  İzmir: Yazar yayını, 2026.

[3] AP, “A look at the main issues in Israeli elections seen as a referendum on Netanyahu”, https://apnews.com/article/israel-elections-netanyahu-gaza-security-5705f56757b4560dd4828bcc6f331584 , 26 Ekim 2026

[4] AP, a.g.e.

[5] Hess, Ezra and Ittai Ronen, “Israel’s Election: Understanding Who’s Who and What’s at Stake”, https://www.cfr.org/articles/israels-election-whos-who-and-whats-at-stake , 22 Ekim 2026.

[6] AP, a.g.e.

[7] AP, “The Latest: As votes are counted, no clear winner emerges in Israel’s election” https://apnews.com/article/israel-elections-netanyahu-eisenkot-gaza-iran-28102026-52c6f5a0a720a4ffc08633229e796415 , 28 Ekim 2026.

[8] Rami Ayyub, Steven Scheer and Lili Bayer, “Netanyahu set to remain caretaker after inconclusive Israeli election”, https://www.reuters.com/world/middle-east/netanyahu-eisenkot-stake-rival-claims-lead-israel-after-deadlocked-vote-2026-10-28/ , 28 Ekim 2026.

[9] Samia Nakhoul, “Analysis-Israel’s election may change its leader, but not Iran war policy”, https://theprint.in/world/analysis-israels-election-may-change-its-leader-but-not-iran-war-policy/3077942/ , 21 Ekim 2026.

[10] AP, a.g.e.

[11] Armin Wisdorff, “2026 Israeli legislative election”, https://eprs.europarl.europa.eu/EPRS_ATA(2026)796983?locale=EN& , 15 Ekim 2026.

[12] Rami Ayyub, Steven Scheer and Lili Bayer, a.g.e.

[13] Yossi Mekelberg, “Israel’s general election will be like no other before”, https://www.chathamhouse.org/2026/07/israels-general-election-will-be-no-other?,  July 22, 2026.

[14] Ksenia Svetlova, “Netanyahu is caught between Trump and a hard place”, https://www.chathamhouse.org/2026/07/netanyahu-caught-between-trump-and-hard-place?

[15] Yossi Mekelberg, a.g.e.

[16] Armin Wisdorff, a.g.e.; Samia Nakhoul, a.g.e.; Ksenia Svetlova, a.g.e.

[17] Dina Smeltz ve Lama El Baz, “American Favorability of Israel Drops to Record Low,” Chicago Council on Global Affairs, 5 Ekim 2026.

[18] Andrew Lapin, “Most US Jews Do Not Identify as ‘Zionists,’ Even When They Support Israel, JFNA Survey Finds,” Jewish Telegraphic Agency, 5 Şubat 2026.

[19] Armin Wisdorff, a.g.e.

[20] Reuters, “One year on, Trump’s Gaza plan has not stopped Israeli fire or disarmed Hamas”, https://www.reuters.com/world/middle-east/one-year-trumps-gaza-plan-has-not-stopped-israeli-fire-or-disarmed-hamas-2026-10-06/  06 Ekim 2026

[21] Armin Wisdorff, a.g.e.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu