
32 yıl önce bugün, 6 Nisan 1994 akşamı, Ruanda’nın Hutu kökenli Devlet Başkanı Juvénal Habyarimana’yı taşıyan uçağın Kigali semalarında bir füzeyle düşürülmesi, önceden kurgulanmış bir felaketin fitilini ateşledi. Bu saldırı, aylardır hazırlanan sistematik bir imha mekanizmasını harekete geçirmek için beklenen bahaneyi sundu. Takip eden 100 gün boyunca yaşananlar, Batı’nın sorumluluğunu örtmek için sığındığı “kontrolsüz Afrika öfkesi” klişesine sığmayacak kadar planlı ve örgütlüydü.
Öyle ki bu vahşet, on yıllar önce sömürge laboratuvarlarında antropometrik cetvellerle üretilmiş yapay kimliklerin, devletin tüm kılcal damarlarına sızmış örgütlü nefretle birleşmesinin kaçınılmaz sonucuydu. Yaklaşık bir milyon insan dünyanın gözü önünde yok edilirken, dökülen kanın izleri Brüksel’den Paris’e, oradan Washington’un siyaset koridorlarına kadar uzanıyordu.
Belçika’nın Sömürge Mirası: Biyolojik Kadere Dönüşen Kimlikler
20. yüzyılın başlarında Ruanda’yı bir sosyal mühendislik laboratuvarına çeviren Belçika yönetimi, toplumsal sınıflar arasındaki geçişkenliği “Hamitik Hipotez” adı verilen sözde bilimsel bir doktrinle dondurarak halkı katı etnik hücrelere mahkûm etti. Bu kurguya göre Hutular, “ilkel ve yerli zenciler” olarak yaftalanıp hiyerarşinin en alt basamaklarına itildi. Daha uzun boylu ve ince yapılı olan Tutsiler ise Avrupa özellikleri taşıyan ve bu nedenle yönetmeye doğuştan layık bir “üstün ırk” olarak tanımlandı.
Bir zamanlar yalnızca sığır sahipliğine dayalı esnek bir ekonomik statüyü ifade eden Hutu–Tutsi ayrımı, artık kafatası hacimleri ve burun genişlikleri üzerinden tanımlanan, değiştirilemez bir biyolojik kadere dönüştürülmüştü. Bu ırksal sınıflandırma, Belçika idaresinin 1933 yılında zorunlu etnik kimlik kartlarını yürürlüğe koymasıyla resmileşti ve geri dönülmesi güç bir sürecin kapısını araladı. Artık bir Ruandalının toplumsal konumu ve hatta yaşam hakkı cebinde taşıdığı kartta yazan tek bir kelimeye indirgenmişti.
Bu yapay hiyerarşi, sömürge idaresinin son döneminde gerçekleşen pragmatik bir saf değişimiyle daha da yıkıcı bir boyut kazandı. 1950’lerin sonunda, Belçika tarafından eğitilip imtiyaz sahibi kılınan Tutsi elitleri bağımsızlık talebiyle sömürge yönetimine meydan okuyunca, Brüksel bu “itaatsizliği” cezalandırmak üzere yönünü hızla Hutu çoğunluğa çevirdi. 1959’daki Hutu Devrimi ile toplumsal hiyerarşi tepetaklak edilse de bu dönüşüm bir özgürleşmeden ziyade, baskı araçlarının el değiştirmesiydi.
Yeni dönemde sömürgeci mantık, bu kez Hutu milliyetçiliği üzerinden daha sert bir biçimde yeniden üretildi. On yıllar boyunca Tutsiler, her ekonomik krizde ve siyasi çalkantıda “yabancı parazitler” olarak hedef gösterildi. Bir zamanlar “yönetmeye layık” ilan edilenler, bu kez kendi yurtlarında “istilacı” olarak damgalanıyordu. Devlet aygıtı bu nefreti adım adım kurumsallaştırarak toplumu, patlaması kaçınılmaz bir barut fıçısına dönüştürüyordu.
Nefretin Dili
6 Nisan’daki suikast, aslında aylar boyunca ilmek ilmek örülen imha senaryosunun yalnızca nihai harekete geçme sinyaliydi. Zira Ruanda’da şiddet, fiziksel silahlardan çok önce medya aracılığıyla meşrulaştırılmaya başlanmıştı bile.
RTLM radyosundan yapılan yayınlar, Tutsileri insan kimliğinden sıyırıp “inyenzi” (hamamböceği) olarak niteliyor, Hutu toplumunu bir cinayete değil, “hijyenik bir temizlik operasyonuna” ikna ediyordu. Böylece bir insanı öldürmenin ahlaki yükü, bir haşereyi yok etmenin sıradanlığıyla yer değiştiriyordu.
Soykırım, Ruanda toplumunun gündelik hayatını ayakta tutan kadim kavramların sistematik olarak kirletilmesiyle de meşruiyet kazanıyordu. Toplumsal dayanışmayı ve imeceyi simgeleyen “umuganda”, bu kez “komşu avının” örtük çağrısına dönüştürüldü. Cinayet mahalline gitmek, sıradan bir kamu görevini andıran “işe gitmek” koduyla rutinleştirildi. Bu korkunç dönüşüm, tarlasındaki çiftçiyi, sınıftaki öğretmeni ve hatta mihraptaki din adamını, kutsal bir vatandaşlık görevini ifa ediyormuşçasına komşusunu palayla doğrayan birer vazife neferine evirdi.
Komşunun Eliyle Gelen Ölüm
Çin’den tarım aleti bahanesiyle ithal edilen yüz binlerce pala, kısa sürede sivil halkın ellerine tutuşturuldu. İnterahamwe adı verilen milis grupları, önceden hazırlanmış listelerle sokak sokak, ev ev dolaşarak sistemli bir “temizlik” başlattı. Bu süreçte sadece Tutsiler değil, katliama ortak olmayı reddeden Hutular da hedef alındı. Başbakan Agathe Uwilingiyimana gibi ılımlı figürlerin ilk 24 saat içinde tasfiye edilmesi, toplumsal fren mekanizmalarını bütünüyle ortadan kaldırdı.
Ruanda’da ölüm, yabancı bir elden değil, yıllardır birlikte yaşanılan komşuların, çocukların vaftiz ebeveynlerinin ve aynı sofrayı paylaşan dostların elinden geldi. Kurbanlar okullara ve kiliselere sığındıklarında, karşılarında onları tanıyan, isimlerini bilen ve ortak bir geçmişi paylaştıkları katillerini buldular.
Soykırım Üstüne Soykırım: “Bir Daha Asla”
Dünyanın bu vahşet karşısındaki tutumu, 1948 Soykırım Sözleşmesi’nin ve o meşhur “Bir Daha Asla” yemininin, diplomatik cümleleri süsleyen içi boş sözlerden ibaret olduğunu yeniden kanıtlıyordu. Nitekim General Roméo Dallaire’in, katliamdan aylar önce tüm planları deşifre eden ve tarihe “Soykırım Faksı” olarak geçen uyarısı, stratejik bir kayıtsızlıkla karşılanmıştı.
Trajedinin zirvesi, katliamın en kanlı günlerinde BM Güvenlik Konseyi’nin UNAMIR barış gücü askerlerini geri çekme kararıyla yaşandı. Binlerce sivilin son umut olarak sığındığı BM’nin kışlalarına çekilip ülkeyi terk etmesi, Ruanda halkını tarihinin en mutlak yalnızlığına mahkûm etti.
ABD, bir yıl önce Somali’deki askeri başarısızlığının gölgesinde, hukuki bir müdahale zorunluluğu doğurmasın diye “soykırım” kelimesini telaffuz etmemek için türlü dilsel cambazlıklar yapıyor; Fransa ise bölgedeki nüfuzunu koruma kaygısıyla, katliamcı hükümete lojistik desteği sürdürüyor ve “Turkuaz Operasyonu” ile suçluların komşu ülkelere kaçışına güvenli koridor sağlıyordu. Dünya, dakikada ortalama yedi kişinin palalarla doğranmasını, “Afrika’nın makus kabile talihi” klişesine sığınarak izlemekle yetiniyordu.
Sonuç Yerine
Bugün 6 Nisan 2026. Soykırımcı Epstein Koalisyonu’nun İran’a dayattığı savaşın 38. günü.
Tarihler ve coğrafyalar değişse de 1948 Soykırım Sözleşmesi’nin kâğıt üzerindeki metni, gerçekliğin yakıcı sıcaklığıyla karşılaştığı anda buharlaşıyor. Tıpkı 32 yıl önce Ruanda’da, 31 yıl önce Bosna’da, 23 yıl önce Irak’ta veya 7 Ekim’den bu yana Gazze’de olduğu gibi hukuk, yerini derhal jeopolitik dengelerin itinalı analizine bırakıyor.
Buradan bakınca uluslararası hukukun, her şeyden önce, bedeli çoğu zaman stratejik uyumla ödenebilen seçici bir imtiyaz olduğu görülüyor. Bu sistem ancak cesetleri istatistiksel envanterlere dönüştürüp üzerine bir de “derin endişe” mührü vurabilenler için pürüzsüz ve kusursuz işliyor. Ama neyse ki, diplomatik dilin sınırlarını ve gramerini tayin etmede eşsiz bir işlev görüyor.
Bugün 6 Nisan 2026. Sömürge güçlerinin Ruanda’ya miras bıraktığı soykırımın 32. yıl dönümü. Aradan geçen onca yıla rağmen değişmeyen tek gerçek, hukukun üstünlüğü (!)
Muhammed Yasir Bodur – Sakarya Üniversitesi, Ortadoğu Enstitüsü, Afrika Çalışmaları



