AnalizOrtadoğuYayınlar

Uluslararası Hukuk ve İsrail’in Çıkarları İkileminde Almanya’nın İran Politikası

07.03.2026

Geçen yılın başında ABD’de başkanlık koltuğuna oturan Donald Trump’ın Grönland’ı kendi topraklarına katmak istemesi, Kanada için de benzeri düşünceleri olduğunu gizlememesi ve Avrupa ülkelerini daha yüksek gümrük vergileriyle tehdit etmesi karşısında, Almanya’nın da diğer birçok Avrupa ülkesi gibi, “kurallara dayalı uluslararası düzen” arzusunu dile getirdiği görülüyor. Başta siyasetçiler olmak üzere, gazeteciler, akademisyenler ve toplumun değişik kesimlerinin neredeyse tamamı, bugüne kadar Almanya’nın sırtını yasladığı ABD’nin nasıl bu şekilde hukuksuz davrandığını ve kuralsız bir dünyaya doğru hareket ettiğini anlamaya çalışıyorlar. Atlantik’in öte yakasındaki “müttefikin” Avrupa’yı bile hedef alacak kadar açık güç politikasına yönelmesi karşısında hem hayal kırıklıklarını ifade ediyorlar hem de artık bu yeni dünyaya ayak uydurmak için stratejiler geliştirmeye çalışıyorlar.

Hukuktan Uzaklaşan Almanya

Almanlar ve diğer Avrupalılar, İkinci Dünya Savaşı sonrası uluslararası siyasal sisteminin “kurucusu ve koruyucusu” olarak öne çıkan ABD’nin bu şekilde kurallara dayalı düzeni tehdit eden bir güce dönüşmesi karşısında, kendilerini hukukun yeni koruyucuları olarak tanıtmaktan da derin bir haz duyuyorlar. “Amerika kurallara dayalı düzene ihanet etti ama biz bu düzeni savunmaya ve hukuku üstün tutmaya devam edeceğiz” minvalinde açıklamalar yapmaktan hoşlanıyorlar. Örnek olarak da Ukrayna’yı vermeyi özellikle tercih ediyorlar. Almanya ve diğer Avrupalıların önemli kısmının Rus işgaline karşı Ukrayna’nın “hak ve özgürlük mücadelesini” kahramanca desteklediklerini anlatıyorlar.

Fakat söz konusu olan Ortadoğu olunca Almanya’nın uluslararası hukukun kurallarını hiç dikkate almayan bir politika izlediği görülüyor. Kurallara dayalı uluslararası düzeni savunan ve başkalarını buna aykırı davrandığı için eleştiren bir ülkenin İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği soykırıma, Lübnan’a ve Suriye’ye karşı gerçekleştirdiği saldırılara ve İran’a karşı yürüttüğü haksız saldırı savaşına karşı çıkması beklenir. Yine ABD’nin İran’a yönelik saldırı tehditlerine (bu yazı yayınlandığında belki de bu tehditler gerçeğe dönüşmüş olacak) de karşı çıkması gerekirdi kuralları önemsediğini söyleyen Almanya’nın. Zira 2015’te, İran’la bu ülkenin nükleer faaliyetleri nedeniyle yaşanan sorunu barışçı bir şekilde çözmek için anlaşma imzalayan altı ülkeden biriydi.

ABD, Trump’ın başkan olmasıyla o anlaşmadan çekilme ve İran’a karşı yaptırımları daha ağır şekilde yeniden devreye sokma kararı aldığında, Almanya ve diğer AB ülkelerinin İran’ı anlaşmada tutma imkânları vardı. ABD yaptırımlarına karşı çıkıp İran ile ticareti ve ekonomik ilişkileri sürdürerek Tahran’ın Washington’a rağmen anlaşmaya sadık davranmasını sağlayabilirlerdi ancak bunu yapamadılar. O dönemde oluşturdukları INSTEX mekanizmasıyla İran’la ticareti sürdürmeye çalıştıklarına dair bir görüntü verdiler ancak sonrasında ABD yaptırımlarına boyun eğdiler ve bu mekanizmayı etkin bir şekilde çalıştıramadılar.

İsrail Destekli Açıklamalar

Bundan sonraki süreçte Almanya’nın diğer birçok Avrupa ülkesiyle birlikte İran’a karşı uyguladığı klasik “eleştirel diyalog” politikasından uzaklaşarak ABD ve İsrail’in baskı ve yaptırım politikalarına ayak uyduran bir tavra yöneldiği görüldü. Bu sürecin sonunda geldiğimiz noktada artık ABD’yi İran konusunda itidale davet eden Almanya’nın yerini, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarına açık destek veren Almanya almıştır. Özellikle Mayıs 2025’te başbakanlık koltuğuna oturan Friedrich Merz döneminde, Almanya’nın İran’a karşı tutumu sertleşmiş ve bunun sonucunda İran’dan gelen tepki açıklamalarıyla iki ülke ilişkileri iyice kötüleşmiştir.

Almanya Başbakanı Merz’in İsrail’in İran’a yönelik saldırısıyla başlayan 12 Gün Savaşı sırasında söylediği “Bu, İsrail’in hepimiz için yaptığı pis iştir” diyerek İsrail’e destek vermesi, uluslararası hukuka aykırı olarak başlatılan bir saldırının ve saldırganın açık bir şekilde desteklenmesiydi. Bu saldırıyı “İsrail’in varlığını koruma ve vatandaşlarının güvenliğini sağlama hakkının bir parçası olarak” meşru gören Merz, bir saldırı savaşında bu meşruiyetin nasıl mümkün olacağını açıklama zahmetine girmemiştir. Almanya’nın, söylem düzeyinde “kurallara dayalı düzen” diye önemsediği düzenin kuralları denince akla gelen ilk unsur uluslararası hukuktur ve uluslararası hukuka göre “saldırı savaşı” açık bir şekilde yasaktır. Sadece meşru müdafaa ya da BM Güvenlik Konseyi kararı doğrultusunda gerçekleştirilen askeri güç kullanımları meşrudur. İsrail’in 13 Haziran’da İran’a karşı başlattığı savaşta bu iki gerekçeden hiçbiri yoktu; Güvenlik Konseyi’nin İran’a karşı bir askeri müdahale yapılması yönünde bir kararı olmadığı gibi İsrail’i hedef alan bir İran saldırısı da söz konusu değildi. İsrail’in, ABD’nin daha önce defalarca yaptığı gibi, İran’ı hedef alan saldırıyı önleyici savaş (preventive war) kavramıyla meşru müdafaa sınırları içine dahil edip meşrulaştırmaya çalışması ise mevcut uluslararası hukuka göre kabul edilir bir yaklaşım değildir. Buna rağmen Almanya başbakanının İsrail’in başlattığı bu uluslararası hukuka aykırı savaşa destek vermesi, kurallara dayalı uluslararası düzen söylemiyle açık bir çarpıklık oluşturmaktadır.

İran Karşıtı Tavır

Almanya’nın Gazze soykırımı sırasında olduğu gibi, İran’a karşı haksız saldırısında da İsrail’e destek veren tavrı, Berlin-Tahran ilişkilerinin daha da bozulmasına yol açmıştır. Bu süreçte İran-Batı ilişkilerinde, bir ticaret devleti olmasının da doğal sonucu olarak, geleneksel olarak daha ılımlı ve uzlaşı eksenli bir politika izlemesiyle bilinen Almanya’nın İran’a karşı politikası giderek sertleşmiştir. Bu gerginliği Almanya Başbakanı Merz’in açıklamalarında görmek mümkündür. Ocak’ta İran’da yaşanan geniş gösteri dalgası sırasında binlerce insanın hayatını kaybetmesi üzerine yaptığı açıklamalarda Merz, İran’daki rejimin artık günlerinin sayılı olduğunu söyleyip Devrim Muhafızları Ordusu’nun AB terör örgütleri listesine alınmasını talep etmiştir.

Almanya’nın bu şekilde İran’daki yönetimi hedef alan ve İsrail saldırganlığına destek veren tavrı İran tarafının da sert açıklamalarına neden olmuştur. Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi Ocak’ta paylaştığı bir sosyal medya mesajında, “Tüm hükümetler arasında Almanya hükümetinin, insan hakları konusunu konuşacak en son hükümet” olduğunu söyleyerek “Sayın Merz, Gazze’de 70 bin Filistinlinin toplu katliamına verdiği tam destek hakkında ne diyecek?” sorusunu sormuştur. Arakçi’nin 5 Şubat’ta X platformunda paylaştığı “Almanya bir zamanlar Avrupa’nın ilerlemesinin motoruydu; şimdi ise gerilemenin motoru haline geldi… Biz İranlılar ne yazık ki Merz’in siyasi naifliğinin ve iğrenç karakterinin birçok başka örneğiyle de karşı karşıya kaldık” şeklindeki mesajı ise Almanya-İran ilişkilerinin geldiği noktayı göstermesi açısından önemlidir.

Almanya’nın İran’ı hedef alan tavrı, ABD’nin bu ülkeye yönelik saldırı hazırlıkları yaptığı ve tehditlerini artırdığı dönemde de devam etmiştir. Bu süreçte ABD’ye destek veren bir tavır takınan Başbakan Merz, “İran’ın bölgeyi istikrarsızlaştıran bir faktör olmaktan çıkarılması konusunda ABD’nin girişimlerine destek verdiklerini” açıklamıştır. Merz’in bu tavrı, Almanya’daki muhalefetin bir kısmı tarafından tepkiyle karşılanmıştır. BSW Partisi Lideri Fabio de Masi yaptığı bir açıklamada, İngiltere Başbakanı Keir Starmer’ın ABD’nin İran’a yönelik muhtemel bir saldırısında ülkesindeki askeri üsleri kullanmasına izin vermeyeceği açıklamasına atıf yaparak Almanya’nın da benzer bir karar almamasını eleştirmiş ve Merz’i “Trump’ın ayakçısı” (Laufbursche) gibi hareket etmekle suçlamıştır. ABD’nin 2003’te Irak’a karşı gerçekleştirdiği hukuksuz saldırı savaşına açık bir şekilde karşı çıkan o zamanki başbakan Gerhard Schröder’in tavrına atıf yaparak “Merz, Donald Trump’ın ayakçısı olmayı bırakmalı ve Almanya’yı uluslararası hukuka aykırı bir saldırı savaşına dolaylı olarak sürüklemekten vazgeçmelidir” sözleriyle mevcut Alman hükümetinin de aynı tavrı göstermesi gerektiğini ifade etmiştir.

Almanya’nın İran ve genel olarak Ortadoğu politikasında siyonist lobinin etkisi genellikle büyük olmuştur. Ancak de Masi’nin de ifade ettiği örnekteki gibi, Irak Savaşı sırasındaki sosyal demokrat Başbakan Schröder döneminde, Almanya bu lobiye ve ABD’den gelen baskılara rağmen savaş karşıtı bir pozisyon alabilmişti. Şimdi de sosyal demokratlar, koalisyon hükümetinin ortağı konumundalar fakat Merz’in Almanya-İran ilişkilerini aşırı düzeyde siyonist lobinin ve ABD’nin etkisi altına sokmasına yönelik olarak etkili bir itiraz sesi yükseltmiyorlar. Hıristiyan Demokrat dış politika liderliği altında Almanya’nın Schröder döneminin bağımsız dış politikasından çok uzaklaşmasının ötesinde, Merz-Wadephul ikilisinin Almanya’nın Ortadoğu politikasını daha önceki Hıristiyan Demokrat başbakanların dönemlerinden bile daha çok İsrail-ABD eksenine yakınlaştırdığı görülüyor. Almanya’nın bunu, Trump’ın dış politikasını “kural temelli uluslararası düzen” için tehdit olarak gördüğü bir dönemde yapıyor olması ise açıklanmaya muhtaç görünüyor.

Bu metnin orjinal versiyonu 1 Mart 2026 tarihinde Kriter’de yayınlanmıştır.

Kemal İnat – Sakarya Üniversitesi, Ortadoğu Enstitüsü

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu

Ortadoğu Afrika sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin