AfrikaAnalizYayınlar

Devrimci Miras ile Stratejik Uyum Arasında: Gazze Savaşı Bağlamında Cezayir’in Filistin Politikası

25.02.2026

Devletlerin hem ikili ilişkilerinde hem de küresel meseleler karşısındaki tutumu çoğunlukla ilgili devletin ulusal çıkarları ve stratejileri ile -daha kaba ve popüler tabiriyle- “reel politik” ile açıklanma eğilimindedir. Güvenlik çıkarlarının git gide daha fazla öncelendiği günümüzde bu yaklaşım çoğu meseleyi açıklasa da bunun devlet çıkarı ile açıklanmayacak son derece istisnai örneklerini bulmak mümkündür. Cezayir’in Filistin politikası da bu tür istisnai örneklerden birini oluşturmaktadır. Gerçekten de Cezayir için Filistin, kendi tarihsel deneyiminin bir devamı gibidir.

Fransızlara karşı verilen yaklaşık on yıllık sömürge karşıtı mücadele büyük oranda kendini “devrimci” olarak tanımlayan ve SSCB, Küba gibi komünist devletlerle yakın ilişki geliştiren elitlerin kurduğu Cezayir, sadece bir ulus devlet olarak inşa edilmemiştir. Kuruluş hikayesindeki direniş, ona anti-sömürgeci bir kimlik kazandırmış ve kendisini Üçüncü Dünya’nın devrimci devletlerinden biri olarak konumlandırmıştır. 1970’lerde bağımsızlık mücadelesi veren birçok Afrika ülkesinin yanı sıra Filistinli gruplar da coğrafi uzaklığına rağmen Cezayir’de her türlü dayanışma ortamını buldu. Cezayir, Filistinli gruplar için eğitim imkanı sağlarken aynı zamanda Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ)’nün uluslararası alanda tanınması için diplomatik manada önemli girişimlerde bulundu. Daha somut bağlamda ise Cezayir, 1967 Arap-İsrail Savaşı ve 1973 Yom Kippur Savaşı sırasında, Filistinliler için askeri destek sağlayarak Filistin meselesindeki kararlılığını göstermiştir. Cezayir’in Filistin meselesindeki merkezi rolünü açıkça ortaya koyan ise 15 Kasım 1988’de Filistin Ulusal Konseyi’nin toplantısına ev sahipliği yapmasıdır. Bu toplantıdan sonra dönemin FKÖ lideri Arafat, Filistin’in kuruluşunu ilan etmiştir.

Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından uluslararası siyasal sistemin yapısındaki dramatik dönüşüm de Cezayir’in Filistin politikasını değiştirmedi. Örneğin Cezayir, her geçen gün daha fazla Arap devleti tarafından tanınan İsrail ile diplomatik ilişki kurmayı reddetti. Bazı Arap devletlerinin İsrail ile normalleşme sürecine girdiği yakın dönemde dahi İsrail ile yakınlaşmanın mümkün olmayacağını savundu. Üstelik bu politikasını İsrail ile normalleşerek hem bu ülkenin, hem de onunla normalleşen Körfez ülkelerinin ve ABD’nin desteğini alan bölgesel rakibi Fas ile rekabet ortamında olmasına rağmen kararlılıkla sürdürdü. Örneğin Cezayir’in bağımsızlığının 60. yılı etkinliklerine Filistin yönetimi de davet edilmiş ve Hamas liderliği ile Cezayir yönetimi aynı karede görünmüştür. Cezayirli elitlerin geçmişte de sol eğilimli FKÖ’ye açık bir destek verdiği düşünüldüğünde, Cezayir’in Filistin’i temsil eden ideoloji ne olursa olsun açık bir Filistin destekçisi olduğunu görülmektedir.

İsrail’in Gazze’de savaş başlattığı süreçte Cezayir’i Filistin meselesinde diğer ülkelerden farklı bir yere konumlandıran sadece bu tarihsel arka plan değildi. Cezayir’i farklı bir yerde konumlandıran (2024-2025 dönemi için) güvenlik konseyi geçici üyelerinden biri olmasıydı. Cezayir’in Güvenlik Konseyi üyeliği için adaylığını açıklamasından kısa bir süre sonra, analizler Cezayir’in BM’yi hem Filistin hem de Batı Sahra için diplomatik kanalları yeniden canlandırma fırsatı olarak göreceğini, içeride güçten düşmüş otoriter rejim için bunun bir can simidi olacağını iddia ediyordu. Her ne kadar BM Güvenlik Konseyi’ndeki veto mekanizması büyük devletlerin -Filistin meselesinde ABD’nin- istediklerini almaya uygun bir biçimde dizayn edilmiş olsa da Güvenlik Konseyi geçici üyeliği Cezayir’e sınırlı da olsa Filistin davasını savunmasında çeşitli araçlar sunmuş ve Cezayir bu araçları diplomatik silaha dönüştürme çabasına girişmiştir.

Bu bağlamda Cezayir, ABD vetosuyla sonuçlanan birçok karar metninin hazırlanmasına öncü rol oynamıştır. İlgili metinlerde Cezayir, İsrail’in Gazze’deki saldırılarını “toplu cezalandırma” ve “zorla yerinden etme” üzerinden problemleştirmiştir. Bu çerçevede Cezayir, Şubat 2024’te “acil insani ateşkes” talep eden taslağı dolaşıma sokmuştur. Söz konusu metin zorla yerinden edilme, uluslararası hukuka uyum ve tüm Gazze’yi kapsayacak şekilde “tam, hızlı ve engelsiz insani erişimi” vurguluyordu. Söz konusu taslak, 20 Şubat 2024’te oylanmış, İngiltere’nin çekimser kaldığı oylamada 13 lehte oya karşılık -alışık olunduğu üzere- ABD vetosuyla reddedilmiştir. Bu veto, Cezayir’in Güvenlik Konseyi’ni bir “normatif baskı alanı” ve “gündem kurma” mecrası olarak kullanma isteğini ortaya koyarken aynı zamanda veto sisteminin getirdiği yapısal sınırları da bir kez daha göstermiştir. Oylama öncesi Cezayir’in BM Daimi Temsilcisi Amar Bendjama, metne “evet” demenin Filistinlilerin “yaşam hakkını desteklemek” anlamına geleceğini, karşı oyların ise “toplu cezalandırma” ve “acımasız şiddet” pratiğinin dolaylı onayı gibi görülmesi gerektiğini söylemiştir.

Bu söylemin ikinci ayağını ise uluslararası hukuk oluşturmuş ve Cezayir, Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’nin 49. maddesine atıfla “yerinden etmenin hukuka aykırılığı” vurgusunu öne çıkararak İsrail’in Gazze’de yürüttüğü savaşın sadece siyasi değil, hukuki bir mesele olduğunu savunmuştur. Cezayir’in BM’de yürüttüğü söylemin üçüncü ayağını ise “hesap verilebilirlik” çağrıları oluşturmaktadır. Bu bağlamda Cezayir, Gazze’deki sivillerin korunması ve insani erişimin genişletilmesi talebini ısrarla dile getirmiş, uluslararası düzenin normatif iddialarıyla ilişkilendirerek uluslararası mekanizmaların işletilmesini savunmuştur.  Örneğin Cezayir Dışişleri Bakanlığı 15 Mart 2025 tarihinde “uluslararası hukuk ve insani ilkelere aykırılık” vurgusuyla “hesap verebilirlik” çağrısı yapmıştır. Mayıs 2024’te ise Cezayir, Gazze’nin güneyindeki Refah’ta yaşanan sivil kayıplar sonrasında Güvenlik Konseyi’ne yeni bir taslak sunmuştur. Taslak, İsrail’in askeri operasyonlarını derhal durdurması çağrısı yaparken aynı zamanda Uluslararası Adalet Divanı’nın 24 Mayıs 2024 tarihli “Refah saldırısının durdurulması” yönündeki tedbir kararına atıfla meşrulaştırılmıştır. Son olarak Cezayir Cumhurbaşkanı Abdelmecid Tebbun İsrail ile normalleşmenin Filistin Devleti’nin kurulduğu gün mümkün olabileceğini söyleyerek Cezayir’in bu konudaki kararlığını göstermiştir.

Diğer yandan Cezayirli yetkililerin Filistin konusundaki aktif rolünün iç siyasette de önemli bir karşılığı bulunmaktadır. Cezayirli kitlelerle elitler arasındaki ilişkinin sorunlu olduğu, seçim sonuçlarının kontrol edildiği bir siyasi yapıda Filistin meselesi Cezayirliler ile elitler arasındaki nadir görülen bir konsensüs alanıdır. Bu açıdan “değer temelli kimlik” arayışının üretimi de sürdürülmesi de rejim karşıtı gösteriler karşısında meşruiyet arayışına dönüşmüştür.

Cezayir’in bu kararlı tutumundaki en dikkat çekici kırılma ise ABD taslağı olan Trump’ın “Gazze Planı”na Güvenlik Konseyi’nde “kabul” oyu vermesidir. Cezayirli yetkililer daha da ileri giderek birçok kesim tarafından eleştirilen bu kararın bir an evvel uygulanması çağrısı yapmıştır. Bu durumun iki dikkat çekici yönü bulunmaktadır. Birinci olarak, kamuoyunda birçok eleştiri alan Gazze Planı’na verilen destek, Cezayir’in Filistin’e koşulsuz desteğinin sonuna gelindiği iddialarını gündeme getirmiştir. Daha çok Cezayir dış politikası bağlamında ele alınan ikinci nokta ise Cezayir’in geleneksel ve normatif vurgulara sahip dış politika anlayışında bir kırılma olduğu, bu yeni politika Batı Sahra ve Gazze gibi dosyalarda Washington’ı karşısına almama stratejisiyle ilişkilendirilmiştir. Bu bağlamda söz konusu yaklaşımı Cezayir’in -ABD’nin bölgesel müttefiki- Fas ile bölgesel rekabetinde AB ile yakınlaşma arayışı olarak yorumlamak da mümkündür.

Her iki varsayım bir arada değerlendirildiğinde, Cezayir’in 2025 Kasım’daki “evet” oyu, sadece “Filistin yanlısı” bir refleksle değil aynı zamanda büyük güç dengeleri, bölgesel rekabet ve diplomatik strateji ile de ilişkilidir. Bu açıdan ABD ile -kısmi- yakınlaşma hem Batı Sahra dosyasındaki yalıtılmış pozisyonunu düzeltme hem de git gide daha büyük çıkmaza giren ekonomik sıkışmışlığı aşmak için atılan adım olarak okumak mümkündür. Bu yorumu güçlendiren bir başka gelişme ise Batı Sahra konusunda 2025 Ekim’inde kabul edilen tasarıya Cezayir’in katılmamasıdır. 25 Temmuz 2024’te Cezayir’in, Fransa’nın Batı Sahra konusunda Fas’ın özerklik planını tanımasına sert tepki vererek bu konudaki geleneksel yüksek gerilimli dış politikasını sürdürmesine rağmen ABD öncülüğündeki tasarıda nötr rol almasını Washington’la çatışmayı yönetme çabasının bir parçası olarak görmek mümkündür. Kısaca Gazze Planı’na verilen “evet” oyunu, Cezayir’i tek başına “ABD’ye yaklaştıran” bir neden olmanın ötesinde ABD ile ilişkileri revize etme stratejisinin bir parçası olarak görmek mümkündür.

Berkan Özgür – Sakarya Üniversitesi, Ortadoğu Enstitüsü

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu

Ortadoğu Afrika sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin