OrtadoğuUzman GörüşleriYayınlar

ABD/İsrail-İran Savaşı’nın Bölgesel Yansımaları

18.03.2026

İran, ABD/İsrail saldırganlığına karşı nasıl bir politika izlemektedir?

Mustafa Caner

İran, savaşın başlangıcında aldığı ağır askeri ve taktik darbelere rağmen, süreci çok katmanlı bir yıpratma savaşına dönüştürme stratejisini başarıyla uyguluyor. Tahran’ın buradaki asıl hedefi mutlak bir askeri zafer kazanmaktan ziyade, sergilediği askeri dayanıklılığı siyasi ve jeopolitik bir avantaja tahvil etmek. Şu ana kadar elindeki ekonomik, sosyal ve psikolojik araçları oldukça verimli kullanan İran, askeri saldırıları absorbe ederek misillemelerini sadece askeri değil, ekonomik ve siyasi bir zemine oturtuyor. Özellikle Hürmüz Boğazı üzerinden Basra Körfezi’nin güvenlik mimarisini ve küresel ekonomik dengeleri bir koz olarak masada tutması, stratejisinin en kritik ayağını oluşturuyor.

ABD’nin net bir çıkış planına veya somut stratejik hedeflere sahip olmaması, buna ek olarak Trump’ın iç siyasetteki sıkışmışlığı, İran tarafından kendi siyasi zaferi için bir fırsat alanı olarak kullanılıyor. Savaşın maliyetini dışsallaştırarak süreci bir yıpratma savaşına evrilten İran, hem bölgesel hem de küresel dengeleri kendi lehine çevirecek stratejik bir pozisyona ulaşmış durumda. İçeride ise siyasi birliğin korunması ve devlet mekanizmalarının işlerliğini sürdürmesi, ilk günlerin askeri şokunun atlatıldığını gösteriyor. Bu durum, hem içerideki konsolidasyon hem de dışarıya karşı verilen caydırıcılık mesajı açısından kritik önem taşıyor.

Bu caydırıcılık, ABD-İsrail bloğuna net bir mesaj veriyor: Sadece hava operasyonlarıyla İran’da rejim değişikliği yapılamayacağı gibi, devlet-toplum bütünlüğü de sanıldığı kadar kolay sarsılmıyor. Öte yandan İran, bölgesel müttefikleri üzerinden çok cepheli bir savaşı yönetirken, Ensarullah (Husiler) gibi bazı unsurları henüz tam kapasiteyle savaşa dahil etmeyerek çatışmanın yatay genişlemesini planlı bir zamana yayıyor. Dolayısıyla İran için tablo, ABD ve İsrail’in umduğu kadar karamsar değil; aksine Tahran şu an stratejik bir avantaj elde etmenin eşiğinde duruyor.

İran, savaşı öyle bir zemine çekti ki şu an hem ABD hem Körfez ülkeleri hem de Avrupa için sarsılan küresel enerji piyasalarını ve arz dinamiklerini dengelemek devasa alternatif maliyetler doğuruyor. Tahran’ın bu hamlesi, Batılı aktörleri tam bir stratejik sıkışmışlık içinde bırakmış durumda. Çünkü ABD’nin masadaki her askeri yedek planı; karaya asker çıkarmak, Hark Adası’nı ele geçirmeye çalışmak veya devasa bir uluslararası deniz gücüyle Hürmüz Boğazı’nı kontrol altına almak gibi, altından kalkılması zor askeri ve mali yükler barındırıyor.

Bu noktada İran, aldığı askeri darbeleri “tolere edilebilir kayıplar” olarak görüyor ve asıl darbeyi, savaştan zarar gören aktörlerin üzerine bu zararı zamana yayarak vuruyor. Eğer ABD-İsrail koalisyonu, nükleer silah kullanmak gibi ekstrem ve rasyonel olmayan bir seçeneğe başvurmazsa, İran için süreç askeri bir yenilgiden ziyade stratejik bir yıpratma başarısına dönüşüyor. Tahran yönetimi, devlet fonksiyonlarını sürdürerek ve toplumsal birliği koruyarak, yalnızca hava operasyonlarıyla rejim değişikliği hesapları yapanların beklentilerini boşa çıkarıyor.

Savaşın Türkiye’ye etkileri nelerdir?

Kemal İnat

Türkiye, İsrail’in Gazze’de soykırıma başladığı tarihlerden itibaren bu çatışmanın büyüyüp bütün bölgeyi etkileyecek bir savaşa dönüşeceği uyarısında bulunmuştu. Zira İsrail’deki saldırgan Netanyahu hükümetinin Ortadoğu’daki Siyonist yayılmacı hedeflerin gerçekleştirilebilmesi için ABD’nin savaşa girmesi konusunda çok uzun zamandır çaba sarf ettiği biliniyordu. Gazze’de başlayan çatışmayı önce Lübnan’a, ardından da İran’a yaymak ve ABD’yi İsrail’e destek vermek için savaşa zorlamak Netanyahu’nun en fazla arzu ettiği şeydi. Bu şekilde genişleyen çatışmanın bütün Ortadoğu’ya ve küresel ekonomiye vereceği zararlar ise Netanyahu’nun en son ilgileneceği meseleydi.

ABD’nin Siyonist lobinin etkisiyle Ortadoğu’da yaptığı savaşlar ve terör örgütleriyle kurduğu ilişkilerin Türkiye’ye maliyetinin çok yüksek olduğu biliniyor. 1991 ve 2003 Irak savaşlarının Türkiye ekonomisine verdiği zararların 60 milyar doların üzerinde olduğu tahmin edilirken bu savaşlar nedeniyle Irak’ın kuzeyinde oluşan otorite boşluğunun PKK tarafından kullanılmasının Türkiye açısından neden olduğu güvenlik sorunlarının boyutu da çok yüksek oldu. Suriye iç savaşı sırasında da ABD’nin YPG/PKK terör örgütüyle işbirliği yapmayı tercih etmesi Suriye için olduğu kadar Türkiye için de büyük maliyetler üretti.

İran konusunda da ABD’nin daha bu ülkeye saldırmadan önce uyguladığı yaptırımların Türkiye ekonomisine maliyetinin milyarlarca dolara ulaştığı biliniyor. Özellikle Amerikan yönetiminin İran’dan petrol alan ülkeleri yaptırımlarla tehdit etmesi sonucu Türkiye en önemli tedarikçilerinden birini kaybetmiştir. İran ile 2010’ların başında 20 milyar doların üzerine çıkan dış ticaret hacmi Trump dönemi yaptırımlarının ardından 2020 yılında 5 milyar doların altına düşmüştür.

Şimdi İran’ın ABD ve İsrail tarafından yoğun şekilde bombalanmasından Türkiye ile İran arasındaki ticaret hacminin çok olumsuz etkileneceği açıktır. Bu iki ülkenin İran’a karşı haksız savaşının Türkiye ekonomisine vereceği bir başka zarar ise petrol fiyatlarının artması nedeniyle yaşanacaktır. Petrol ve ona bağlı olarak doğalgaz fiyatlarının artması, son dönemdeki keşiflere rağmen halen enerji açısından büyük ölçüde dışa bağımlı bir ülke olan Türkiye’nin dış ticaret açığını büyük oranda artıracaktır. Bu açığın Türkiye’deki bütçe dengelerini bozması ve enflasyon hedefini olumsuz etkilemesi kaçınılmazdır.

İran-İsrail/ABD savaşının Türkiye’ye yönelik en olumsuz etkisinin ise güvenlik alanında olması muhtemeldir. Siyonist aktörlerin Türkiye’yi ve İran’ın bölgedeki diğer komşularını uzun sürecek bir yıpratma savaşına sokmaya çalıştığına kuşku yok. İran, Türkiye, Körfez ülkeleri ve Azerbaycan’ın birbirini yıpratacağı bir savaş, ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee’nin de desteklediği, kutsal kitapta İsrail’e vadedilen toprakları ele geçirmesi için gerekli zemini hazırlayacak faydalı bir gelişme olarak görülüyor. ABD’deki Trump üzerinde etkili siyonistlerden Senatör Lindsay Graham’ın Suudi Arabistan’a yönelik, savaşa katılmamaları konusunda sonuçlarına katlanacakları yönündeki tehdidiyle birlikte düşünüldüğünde, siyonistlerin İsrail’in yükünü hafifletecek her türlü ihtimali zorlayacağı anlaşılıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Türk dış politikasını yöneten diğer aktörlerin bugüne kadar yaptıkları açıklamalar, Türkiye’nin savaşa sürüklenmesine yönelik çabalar konusunda çok yerinde bir politika izlediklerini ve çok dikkatli ve sağduyulu hareket ettiklerini gösteriyor. Ancak siyonistlerin bütün bölgeyi ateşe verme konusunda ne kadar istekli oldukları ve manipülasyon, baskı ve zorlama konusunda ne kadar başarılı oldukları düşünüldüğünde gerek Türkiye’nin gerekse diğer bölge ülkelerinin daha uzun süre temkini elden bırakmamaları gerekir. Bu konuda İran’ın da çok dikkatli olması ve Türkiye ve diğer bölge ülkeleriyle kendisini çatışmaya sürükleyecek adımlardan uzak durması gerekir.

Savaşın Körfez ülkelerine etkileri nelerdir?

Abdüssamet Pulat

ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta başlattığı İran saldırıları ile başlayan savaşın üçüncü haftasına girildi. İlk iki hafta itibariyle bakıldığında savaşın en çok etkilediği ülkeler arasında Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) üyesi olan Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Kuveyt, Umman ve Bahreyn de yer almaktadır. Bu ülkeler arasında Kuveyt, Katar, Bahreyn, Suudi Arabistan ve BAE’nin savaşta çok daha fazla etkilendikleri söylenebilir. Savaşın KİK ülkeleri üzerindeki etkilerini, güvenlik ve ekonomi olmak üzere iki ana başlık altında incelemek mümkündür.

KİK üyesi ülkeler yeterli askeri güçleri olmadığı için güvenliklerini uzun süredir Batılı ülkelerle yaptıkları anlaşmalarla sağlamaktadırlar. Özellikle 1990’daki I. Körfez Savaşı’ndan sonra imzalanan anlaşmalarla ABD Körfez ülkeleri için en önemli savunma ortağı haline gelmiştir. Bu ortaklığın karşısında ise Körfez ülkeleri petrol ve doğalgaz ihracatından elde ettikleri gelirlerin önemli bir kısmını ABD’nin hazine tahvillerinde ya da finans veya reel sektöründe yatırım olarak değerlendirmektedir. Buna ek olarak Suudi Arabistan, BAE, Kuveyt ve Katar uzun yıllardır ABD ve diğer batılı ülkelerden milyarlarca dolarlık silah alımı yapmaktadırlar. Gelinen noktada savaşın başladığı günden itibaren İran tarafından hedef alınan bu ülkeler için bu güvenlik mimarisi işe yaramaktan uzak durumdadır. İlk olarak Hürmüz Boğazı’nın kapatılması ekonomilerinin can damarının kesilmesi anlamına gelmektedir. Bu durumun uzun sürmesi körfez ülkeleri için ciddi bir ekonomik krize neden olabilir. İkincisi ise bu ülkelerdeki bazı hedefler İran tarafından doğrudan hedef olmakta ve ne kendi imkanları ne de ABD’nin bu ülkelerde konuşlu kuvvetleri bu saldırıyı engelleyememektedir.

Savaşın KİK ülkeleri açısından ekonomik maliyetine ise enerji ve enerji dışı olarak ikiye ayırarak bakabiliriz. Basra Körfezi ve yakın çevresindeki karasal alan petrol ve doğalgaz kaynakları açısından dünyanın en zengin bölgesidir. İran, Irak, Kuveyt, Suudi Arabistan, Katar, BAE, Bahreyn ve de Umman’ın zengin petrol ve doğalgaz rezervleri bu bölgede yer almaktadır. Doğal olarak bu rezervlerden üretilen günlük 20 milyon varil petrol (küresel talebin yaklaşık yüzde 20’si) ve 300 milyon m3 (toplam LNG talebinin yüzde 20’si) LNG Hürmüz Boğazı’ndan geçerek ihraç edilmektedir. Boğazın kapatılmasıyla birlikte KİK ülkeleri ekonomilerinin temel gelir kaynağı olan bu ihracat gelirlerinden yoksun kalmış oldular. Yapılan bir hesaplamaya göre ilk iki haftada sadece petrol ve doğalgaz ihracatının kesilmesinin Suudi Arabistan, Kuveyt, Katar ve BAE’ye maliyeti yaklaşık 15 milyar dolar olarak tahmin edilmektedir. Suudi Arabistan ve BAE bu duruma karşı çözüm olarak petrol boru hatlarını kullanarak Hürmüz’ü baypas etmeye çalışsa da bu çözüm kısa vadede eski ihracat rakamlarının yakalanmasını mümkün kılmamaktadır.

Enerji dışı alanlardaki etkisine bakıldığında ise çok daha katmanlı bir durum söz konusudur. İlk olarak savaşın başlamasıyla birlikte ortaya çıkan güvenlik sorunu nüfusun içinde yüksek oranda yabancı çalışan barındıran bu ülkeleri doğrudan etkilemektedir. Ekonominin hemen hemen her sektöründe yer alan yabancı çalışanların güvenlik sorunları nedeniyle bu ülkeleri terk etmesi bütün ekonomiyi olumsuz etkileyecektir. Bu durumun maliyetini iki hafta gibi kısa bir sürede ölçmek zor olsa da savaşın uzaması durumda yabancı çalışanların eksikliğinin verdiği zarar daha net bir şekilde ortaya çıkacaktır. Savaşın bir diğer maliyeti ise BAE ve Katar gibi küresel bazda çekim merkezi haline gelen ülkelerin bu imajlarının oldukça zarar görmesidir. Her iki ülkede çeşitli stratejilerle ekonomilerini turizm, finans ve ticaret gibi alanlarda geliştirmeyi başarmış ülkelerdir. Örneğin Dubai ve Doha havalimanları günlük yoğunluğu açısından en çok kullanılan on havalimanı arasındadır. Savaşın başlamasıyla birlikte ortaya çıkan güvenlik kaygıları bu durumu tersine çevirmiştir. Özellikle Dubai gibi markalaşan bir şehrin güvenlik nedeniyle ulaşıma tamamen kapalı olması ciddi gelir kayıplarına mal olacağı gibi uzun yıllar da eski hareketliliğin yakalanmasını zorlaştıracaktır. Buna ek olarak Dubai’nin uluslararası ticarette de önemli bir yeri vardır. Hürmüz Boğazı’nın kapalı olması bir yana Cebel Ali gibi uluslararası limanların vurulması Dubai’nin ticaret merkezi olma imajına da zarar verecek gelişmelerdir.

Hürmüz Boğazı’nın kapalı olmasının Umman hariç KİK üyesi ülkelere bir diğer maliyeti ise gıdaya ulaşım konusundadır. Konseyin bütün üyelerinin gıda temini bakımından yüzde 80-90 aralığında ithalata bağımlı olması bu ülkeler için gıda güvenliği sorunu ortaya çıkarmaktadır. Hava veya kara yoluyla da gıdaya ulaşsalar bile bu durum uzun vadede fiyatları artıracak ve enflasyonist baskı doğuracaktır. Bir diğer sorun ise deniz suyu arıtma tesislerinin savaştan etkilenme ihtimalidir. Kullandıkları tatlı suyun büyük kısmını bu arıtma tesisleri sayesinde elde eden bu ülkeler için su güvenliği gıda güvenliğinden daha önemli durumdadır.

Sonuç olarak, ABD ve İsrail’in saldırılarıyla başlayan savaş, Körfez ekonomilerini sarsmaktadır. KİK ülkelerinin uzun yıllardır biriktirdiği ticaret fazlası ve güçlü rezervleri, mevcut ekonomik zararı bir süre absorbe etmelerine imkân tanısa da çatışmaların uzaması telafisi güç hasarlara yol açacaktır. Bu durumun yanı sıra; su ve gıda güvenliği ile yabancı iş gücü arzında yaşanan aksamalar, bölge için her geçen gün daha kritik birer sorun haline gelmektedir.

Savaşın Irak’a etkileri nelerdir?

Recep Tayyip Gürler

28 Şubat’ta başlayan savaşın bölgede en fazla etkilediği ülkelerden biri Irak oldu. Diğer bölge ülkelerinin aksine savaşan iki tarafın da (ABD/İsrail – İran) hedef aldığı tek bölge ülkesi Irak’tır. Irak siyasi makamları savaşın ilk gününden itibaren iki tarafı da eleştiren, Irak’ın egemenliğine saygı duymaya davet eden ve müzakere masasına dönülmesini isteyen bir dil kullandı.

ABD askerlerinin konuşlu bulunduğu Erbil’de el-Harir ve Bağdat’ta Zafer Kampı (Camp Victory) hem İran hem de Irak İslami Direniş örgütü (İran yanlısı milislerin çatı oluşumu) tarafından hedef alınmaktadır. 28 Şubat’tan günümüze kadar her gün bu noktalara kamikaze drone, düşük menzilli füze ve roketler ile saldırılar düzenlenmektedir. Bununla birlikte ABD-İsrail ittifakı ise Şii milislerin Irak’ın çeşitli bölgelerindeki karargahlarına ve bürolarına hava saldırıları düzenlemektedir. 5-6 Mart tarihlerinde ise Necef, Kerbela ve Anbar bölgelerinde yer alan çeşitli noktalarda ABD özel kuvvet askerlerinin nokta operasyonlar düzenledikleri de görüldü.

Son birkaç gündür ise Şii Milis karargahlarına yönelik hava saldırılarının arttığı görülmektedir. Özellikle Kerkük ve Anbar vilayetleri başta olmak üzere Irak’ın çeşitli bölgelerinde düzenlenen hava saldırılarında çok sayıda milis hayatını kaybetti. Bu duruma Irak Cumhurbaşkanlığı başta olmak üzere üst düzey makamlar ve Şii liderler tepki göstererek Irak’ın egemenliğini ihlal eden bu saldırıları kınadı.

Savaş, güvenlik noktasında yol açtığı sorunlara ilave olarak ekonomik alanda da Irak için büyük problemler doğurmaktadır. Özellikle Hürmüz Boğazı’nın İran tarafından kapatılmasının ardından Irak’ın Basra limanı üzerinden ihraç ettiği petrol neredeyse durma noktasına geldi. Ekonomisi neredeyse tamamen petrole bağımlı bir ülke olan Irak’ta petrol satışı gerçekleşmezse uzun vadede ekonomik çöküş yaşanması çok olasıdır. Zira son birkaç yıldır uluslararası piyasalarda düşük seyreden petrol fiyatları Irak’ın ekonomik anlamda zor bir süreç geçirmesine neden oluyordu. Memur maaşlarını dahi ödemekte zorlanan Irak’ın şimdi de petrol gelirlerinden mahrum kalması ilerleyen süreçte ekonomisi için çok zorlayıcı olacaktır. Bu doğrultuda yetkililer Basra dışındaki alternatif güzergahlara yönünü çevirdi. Özellikle Türkiye üzerinden petrol sevkiyat hacminin arttırılması için iki taraf arasında görüşmeler devam ediyor.

Özetle, savaştan şu ana kadar Irak’ın olumsuz anlamda çok fazla etkilendiği görülüyor. Iraklı karar alıcılar 2003 yılından beri ABD ile İran arasındaki rekabetten kurtulmak için çabalarken bir anda savaşın ortasında kaldılar. Söz konusu savaş ne kadar uzarsa Irak’ta da başta ekonomi olmak üzere birçok alanda kayıpların artarak devam edeceği söylenebilir.

Savaşın Lübnan’a etkileri nelerdir?

Talha İsmail Duman

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan bölgesel savaş, Lübnan’ı bir kez daha Ortadoğu’daki en kırılgan cephelerden biri haline getirdi. Ancak Lübnan’daki mevcut tabloyu yalnızca İran savaşı bağlamında okumak eksik olur. Çünkü bugün yaşananlar, aslında 27 Kasım 2024 ateşkesinden beri biriken gerilimlerin, İsrail’in süregelen ihlallerinin ve Lübnan’daki siyasi kırılganlığın birleşik sonucudur.

İsrail, ateşkes sonrasında da Lübnan topraklarına yönelik hava saldırılarını, suikastlarını ve sınır ihlallerini sürdürdü. Buna karşılık Hizbullah uzun süre “stratejik sabır” olarak tanımladığı bir çizgi izledi. Bunun temel nedeni, Lübnan’ın zaten ağır bir ekonomik çöküş, siyasal tıkanma ve toplumsal yorgunluk içinde olmasıydı. Yeni bir savaşın maliyetinin son derece yüksek olduğu açıktı. Ne var ki İran’a karşı başlatılan savaş ve buna paralel olarak Lübnan içindeki İsrail saldırılarının artması, bu dengeyi bozdu ve Hizbullah’ı yeniden daha açık bir askerî karşılık vermeye itti.

Bu sürecin Lübnan’a ilk büyük etkisi, ülkenin güvenlik ve egemenlik krizinin daha da derinleşmesi oldu. İsrail yalnızca sınır hattında askerî baskıyı artırmıyor; aynı zamanda güney Lübnan’da yeni bir güvenlik mimarisi dayatmaya çalışıyor. Tampon bölge oluşturma, stratejik noktaları fiilen kontrol etme ve Lübnan’ı müzakereye askerî baskı altında zorlama çabası bunun göstergesi. Bu da Lübnan devletinin kendi toprağı üzerindeki otoritesinin ne kadar sınırlı olduğunu yeniden ortaya koyuyor.

İkinci büyük etki, iç siyasi bölünmenin keskinleşmesidir. Lübnan’da bugün temel tartışma, İsrail saldırganlığına karşı nasıl bir tutum alınacağı ve Hizbullah’ın silahlarının geleceğidir. Batı ve Körfez desteğine sahip mevcut yönetim, savaş ve barış kararının yalnızca devlete ait olması gerektiğini ileri sürerken; Hizbullah ve ona yakın çevreler, devletin İsrail’i durduramadığı bir ortamda direnişin silahsızlandırılmasının Lübnan’ı daha savunmasız bırakacağını savunuyor. Bu nedenle savaş, sadece İsrail ile Hizbullah arasında değil, Lübnan’ın iç siyasi düzeni üzerinde de yürütülüyor.

Üçüncü olarak, dış aktörlerin Lübnan’a yönelik siyasi dayatmaları artıyor. Fransa öncülüğünde gündeme gelen ve Lübnan’ın İsrail’i tanımasını, Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını ve yeni bir uluslararası denetim mekanizmasını içeren öneriler, savaşın yalnızca askeri değil diplomatik baskılar da üretmeye başladığını gösteriyor. Kısacası Lübnan bugün sadece bombalarla değil, egemenliğini aşındıran yeni siyasi şartlarla da karşı karşıya bulunuyor.

Gelecek senaryoları açısından sahadaki dinamikler, başlangıçtaki beklentilerin aksine farklı bir tabloya işaret ediyor. Hizbullah’ın zayıfladığı yönündeki öngörüler önemli ölçüde boşa çıkmış; hareket, İsrail karşısında yüksek direnç kapasitesi sergileyerek bu savaşı giderek daha açık biçimde varoluşsal bir mücadele olarak tanımlamaya başlamıştır. Bu durum, geçmişte Lübnan iç siyasetinde görece temkinli ve yapıcı bir çizgi izleyen Hizbullah’ın, işgal koşullarında silahlarının sürekli tartışma konusu yapılmasına karşı daha sert bir tutum benimsemesine ve hatta hükümeti açık biçimde tehdit etmesine yol açmaktadır. Öte yandan İsrail, güney Lübnan’da kalıcı bir düzen değişikliği ve tampon bölge oluşturmayı hedeflerken; Hizbullah, gerilla tipi ve yaygınlaştırılmış saldırılarla İsrail’e maliyet yükleyen yeni bir caydırıcılık dengesi kurmaya çalışmaktadır. İsrail’in yüz binlerce askeri sınıra yığma planları bu baskının bir göstergesi olsa da Lübnan’ın coğrafi ve toplumsal yapısı, bu hedeflerin kolayca gerçekleşmesini zorlaştırmaktadır. Bu çerçevede çatışmanın İran dosyasından bağımsız olarak uzaması ve önümüzdeki dönemde daha geniş ölçekli bir savaşa evrilmesi ihtimali göz ardı edilmemelidir. Böyle bir senaryo, yalnızca Lübnan’ın değil, Doğu Akdeniz’in güvenlik mimarisinde de kalıcı kırılmalar üretebilir.

Mustafa Caner – Sakarya Üniversitesi, Ortadoğu Enstitüsü

Kemal İnat – Sakarya Üniversitesi, Ortadoğu Enstitüsü

Abdüssamet Pulat – Sakarya Üniversitesi, Ortadoğu Enstitüsü

Recep Tayyip Gürler – Sakarya Üniversitesi, Ortadoğu Enstitüsü

Talha İsmail Duman – Sakarya Üniversitesi, Ortadoğu Enstitüsü

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu

Ortadoğu Afrika sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin