AnalizOrtadoğuYayınlar

Maduro’nun Kaçırılması: Trump’ın Petrol Hakimiyeti Hedefi ve Suudi Arabistan

Abdüssamet Pulat - 23.01.2026

Batılı petrol şirketlerinin petrol piyasasını ellerinde tuttuğu 1950’li yılların sonunda Venezuelalı bir diplomat olan Juan Pablo Alfonso başta Suudi Arabistan olmak üzere büyük petrol ihracatçısı olan Ortadoğu ülkelerine bir teklif sundu. Bu teklif o dönemde dünya petrol üretiminin büyük bölümünü gerçekleştiren Ortadoğu’nun petrol zengini ülkeleri ile Venezuela’nın bir birlik kurarak petrol fiyatları üzerinde belirleyici olmaları fikrine dayanıyordu. Uzun görüşmelerin ardından Alfonso ve Suudi Arabistan’ın petrol bakanı Abdullah Tariki’nin anlaşmasıyla OPEC’in temelleri atılmış oldu. 1960 yılı sonbaharında Bağdat’ta bir araya gelen Suudi Arabistan, Irak, İran, Kuveyt ve Venezuela temsilcileri OPEC’i kurduklarını açıkladılar. Sonraki yıllarda başka ülkelerin de katılımıyla OPEC büyümeye devam etse de 1973’teki Yom Kippur Savaşı’na kadar fiyatları belirleme konusunda beklenen etkiyi gösteremedi. 1973’teki ambargo kararı fiyatların belirlenmesi konusunda inisiyatifin kısmen OPEC’e geçmesini sağladı. Ambargoyla birlikte başlayan yüksek fiyat dönemi 1990’lara kadar uzanan süreçte bu ülkelerin GSYİH’larını uçurmaya yetti. 2000’li yılların başında talepte yaşanan patlama fiyatları tekrar yükseltirken petrol ihracatçısı ülkelerin gelirleri de rekor seviyelere ulaştı. Ancak bu durum uzun süre devam etmedi ve bundan sonra da devam edecek gibi durmuyor.

Maduro’nun Kaçırılması ve Venezuela Petrolü

OPEC’in fikir babası Pablo Alfonso’nun ülkesi Venezuela son altı aydır uluslararası siyasi gündemin en üst sırasında yer alıyordu. ABD’nin uçak gemilerinin de dahil olduğu donanmasıyla ülkeyi kuşatması ve Venezuela’nın işgal edilme ihtimali üzerinde duruluyordu. Ancak 2026 yılının ilk günlerinde dünya tarihinde eşine az rastlanır bir şekilde ülkenin lideri Nicolas Maduro, ABD askerleri tarafından düzenlenen bir operasyonla başkentteki konutundan kaçırıldı. Uluslararası hukuk, normlar ve süper gücün pervasız güç kullanımı konularındaki tartışmaları bir kenara bırakırsak Maduro’nun ABD tarafından kaçırılması genellikle ülkenin zengin petrol rezervleri üzerinden tartışıldı. Dünyanın en zengin petrol rezervine (303 milyar varil) sahip ülkesi olan Venezuela uzun yıllardır ABD’nin yaptırımlarıyla karşı karşıya olduğu için bu kaynaktan potansiyeli ölçüsünde yararlanamadı. Her ne kadar Venezuela petrolü Ortadoğu petrolleri kadar kaliteli ve çıkarım maliyetleri açısından uygun olmasa da ABD yaptırımları olmasa bu kadar düşük üretim miktarlarına inmesi düşünülemezdi.

Venezuela’nın petrol üretimi fiyatların en yüksek seviyesine çıktığı 2003-2014 arasında neredeyse hiç artmadığı gibi 2008’den sonra da düşmeye başlamıştır. 2015’ten sonra ise ağır ABD yaptırımları nedeniyle dip seviyeye doğru inmiştir. Uzun vadede bakıldığında Suudi Arabistan’ın petrol üretimi yaklaşık iki katına çıkarken, Venezuela gibi ABD yaptırımları ile boğuşan İran’ın petrol üretimi de zaman zaman artış göstermiştir.

Venezuela’nın önce kuşatılması sonrasında liderinin kaçırılması ABD-Çin rekabeti ve Monroe Doktrini bağlamında tartışılsa da Trump’ın asıl hedeflerinden biri Venezuela petrolünün ABD’nin eline geçmesi ve bu şekilde Washington’un petrol piyasası üzerinde hakimiyet kurması olduğu söylenebilir. Daha ABD siyasetinde etkili bir aktör olmasından çok önce 2009 yılında verdiği bir mülakatta petrol fiyatlarının çok yüksek olduğunu ve ABD ekonomisini mahvettiğini ileri süren Trump, OPEC’in ABD Başkanı tarafından uyarılması gerektiğini söylemişti. 2011 yılında yayınladığı kitabında ise OPEC’e karşı antitröst davalarının açılması gerektiğini yazan Trump, yüksek petrol fiyatlarının ABD’nin havayolları şirketleri dahil ekonomisine büyük zarar verdiğini iddia ediyordu. Biraz daha araştırıldığında, Trump’un çok genç yaşlarda (41) yazdığı bir başka kitabında da OPEC’in ABD ekonomisi üzerindeki olumsuz etkilerinden bahsettiği görülüyor. Nitekim 2017 yılında başkanlık koltuğuna oturmasının ardından daha önceki söylemleriyle tutarlı bir şekilde OPEC üyelerine baskı yapmaya başladı. Aslına bakıldığında ABD’nin eli bu konuda Trump’ın petrol fiyatları üzerine konuştuğu yıllarla göre daha rahattı. Çünkü kaya gazı devrimiyle birlikte ABD’nin petrol üretimi hızla artmış ve yıllar içinde dünyanın en çok petrol üreten ülkesi haline gelmişti.

Bir zamanlar dünyada en çok petrol tüketen ve tükettiği petrolün önemli bir kısmını ithal eden ABD artık tükettiği petrolü üreten hatta bunun da üstüne çıkarak ihracatçı olan bir ülke haline geldi. Bu durum ABD ekonomisi üzerindeki pahalı enerji baskısını kaldırmak için fiyatların düşük tutulması noktasında önemli bir avantaj sağladı. Donald Trump, Maduro’nun ABD’ye kaçırılmasında birkaç gün sonra ABD sermayeli petrol şirketleri ile bir araya gelerek Venezuela’ya yatırım yapılmasını istedi. Venezuela’nın petrol sahalarına yapılacak muhtemel yatırımlarla arz daha da artırılacak ve petrol piyasasında ABD hakimiyeti hedefine katkı verilecekti. Başka bir deyişle, Trump hedefine ulaşırsa, OPEC’in kurucularından olan Venezuela’nın petrol arzı artık OPEC’in kararlarından bağımsız olarak belirlenecektir.

OPEC’in Geleceği ve Suudi Arabistan

Venezuela ile birlikte OPEC’in kuruluşuna öncülük etmesinin ardından Suudi Arabistan OPEC’in en etkili ülkesi oldu. Her ne kadar krallığın rezervleri Venezuela’dan az görünse de çıkarım maliyetlerinin düşük olması ve petrolünün daha kaliteli olması gibi nedenlerle çok daha fazla üretim yapıyordu. Tabi Riyad’ın OPEC içindeki diğer Arap ülkeleri üzerindeki etkisi de örgüt içindeki liderliğini perçinleyen faktörlerden biriydi. Suudi Arabistan liderliğindeki OPEC, arz kesintileri ile zaman zaman petrol fiyatlarına müdahale etmeyi başardı. Ancak yüksek fiyat dönemi ABD’nin petrol üretimini hızlı bir şekilde artırmaya başlamasıyla değişti. 2003-2014 arasında, sadece 2008 Krizinden dolayı düşük kalan petrol fiyatları yıllık ortalama 111,88/varil (bugünkü fiyatlarla) olmuştu. 2014 ortasından itibaren ise petrol arzının ABD kaynaklı olarak artmaya başlamasıyla fiyatlar düşmeye başladı ve 2015-2024 arasında bu rakamın yine günümüz fiyatlarıyla hesaplandığında 77 dolar olduğu görülmektedir.

ABD’nin bu denli etkisinden rahatsız olmaya başlayan petrol piyasasının iki önemli aktörü Suudi Arabistan ve Rusya 2016’da anlaşarak OPEC +’yı oluşturdular. OPEC’e ek olarak örgütün dışında olan petrol üreticilerinin (Rusya, Kazakistan, Azerbaycan, Meksika, Umman, Bahreyn, Brunei, Malezya, Sudan ve Güney Sudan) işbirliğine gitmesi, pazar rekabetinin derecesini düşürecek ve fiyat belirleme hususunda üyelerin elini güçlendirecekti. Nitekim Suudi Arabistan ve Rusya öncülüğünde 2016’da 1,8; 2018’de 1,2; 2020’de 9,7; 2022’de 2; ve 2023’de 3,8 milyon varil/gün kesinti yaparak fiyatlara müdahale edilmiştir. Bu arz kısıntılarından hemen sonra fiyatların belirli bir miktar arttığı görülmüştür. Ancak bu durum artık sadece OPEC’in değil OPEC dışındaki ülkelerin katılımıyla oluşturulan OPEC +’nın başarısıdır.

OPEC’in böyle bir ittifaka gitmesine en çok ihtiyaç duyan ülkelerden biri Suudi Arabistan’dır. Zira bütçe dengesi için ortalama 100 dolar/varil fiyata ihtiyacı olan Krallık için düşük fiyatlar daha fazla borçlanmak demektir. Ekonomisini petrol bağımlılığından kurtarmak için diğer sektörlerde gelişmeye çalışan bir ülke için bu durum pek de iyi bir senaryo sunmamaktadır. Sonuç olarak uzun yıllar önce birlikte OPEC’i kurduğu ülkenin liderinin kendi müttefiki ABD tarafından kaçırılması ve petrolleri üzerindeki artan hakimiyeti Suudi Arabistan için durumu daha kötü bir hale getirmektedir.

Abdüssamet Pulat – Sakarya Üniversitesi, Ortadoğu Enstitüsü, Ortadoğu Çalışmaları

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu

Ortadoğu Afrika sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin